Alkan Soyak (Der.),

Küreselleşme: İktisadi Yönelimler ve Sosyopolitik Karşıtlıklar, İstanbul: Om Yayınevi, 2002

  ÖNSÖZ 

«Küreselleşme»yi tüm boyutlarıyla çözümlemeye yönelik bir çabanın ürünü olmaktan ziyade, küreselleşme sürecinin iktisadi ve sosyopolitik alandaki etkilerini incelemeyi hedefleyen bu çalışmanın sunuş yazısını kurgularken, son dönemlerde bu kavramın her alanda ne denli sık kullanıldığı; adeta içinin boşaltılarak bir «klişe»ye dönüştürüldüğü tespitini yapmak yerinde olacaktır. Küreselleşme (globalization) kavramı yine bu sürecin en önemli itici gücü ve sonucu olarak kabul edebileceğimiz bir araç olan Internet üzerinde bir arama motoruyla arandığında, yaklaşık bir buçuk milyon belgeyle karşılaşılmıştır. Aynı arama motorunun yaklaşık bir milyar belgeyi aradığı düşünüldüğünde web üzerinde yer alan her altı yüz yetmiş belgeden bir tanesinde bu kavram geçmektedir. Bir zamanlar, Doğu Asya ülkelerinin ekonomik gelişmeleri üzerine yapılan akademik nitelikli çalışmalar bir araya getirilse, bir uçak dolusu malzemenin birikeceğinden söz edilirdi. Günümüzde ise küreselleşme üzerine yapılan çalışmalar açısından ölçeği bir hayli büyütmek gerekebilir. Bunda hiç kuşkusuz küreselleşme kavramının; ekonomiden siyasete, kültürden sanata, cinsellikten modaya toplumla ve yaşamla ilgili hemen her alandaki değişimi ifade etmek için kullanılan bir sembol haline getirilmesinin büyük payı vardır.

 Öyleyse “Küreselleşme: İktisadi Yönelimler ve Sosyopolitik Karşıtlıklar” başlıklı bir derlemeye niçin ihtiyaç duyuldu? Bu ihtiyacı birbirleriyle ilintili üç unsur çerçevesinde açıklamak mümkündür:

 İlkin küreselleşmeye karşı bir tavır alıştan söz edilebilir. Ancak ne tür bir tavır alış? Öyle ya değişimin karşısında durulabilir mi? Küreselleşen dünya; uçsuz bucaksız, devasa cüssesi bazen dingin ve olabildiğince sakin, bazen çıldırmış, hırçın ve tehlikeli ama her zaman gizemli bir okyanus gibi. Dünya ekonomisi ve sosyopolitik arenasında yaşananlar da böyle değil mi? Okyanusu yutabilir misiniz? O zaman yüzebilmeyi becerebilmek aslolan. Küreselleşme de bizim için böylesi bir olgu; yutulması mümkün olmayan ama mücadele edilmesi gereken. Değişim rüzgarı sanatta, kültürde, modada, yaşam biçimlerinde, siyasette ve ekonomide tümleşik olarak öylesine çarpıyor ki bize. Monist fikirlerin, bakış açılarının, teknolojilerin ve kurumların küresel ölçekte yaygınlaştırılması; yine bu süreçte ulusal ve yerel değerlerin, ulusal ekonomilerin, hatta fiziki sınırların çözülmesinden söz ediliyor. Dünya küçülüyor; ulusal ve yerel motifler her alanda elemine edilmeye çalışılırken türdeş ve monist bir yaşam tarzı ve motifi evrensel geçerli olarak sunuluyor. Aslında süreç uluslar ve bölgeler arasındaki yerel farklılıkların tüketilmesi üzerine işliyor, genişliyor ve ivme kazanıyor. İktisadi ve sosyal hayatın önemli bir bölümünün bu süreç tarafından biçimlendirileceği öngörüsünden hareketle, ulusal ve yerel olan her türlü motifin önemini yitireceği ve zamanla dünyanın “küresel bir köy”e dönüşeceği senaryoları yazılıyor. Ekonomide dayatılan motif ise « küresel serbest piyasa ekonomisi ». Kurumlarını oluşturmadan, altyapısını kurmadan, işleyiş mekanizmalarını belirlemeden  ve sorgulamadan, ne pahasına olursa olsun serbest piyasa ekonomisi; Türkiye’nin tek seçeneği olarak ise 'alla turca' piyasa ekonomisi gündeme getiriliyor. Dolayısıyla tavır alışın özünde değişime direnç göstermek, onun dışında kalmak değil, değişimin biçtiği rolü kabullenmemek yatıyor. Okyanus devasa ve de ikircikli. Ama boğulmamak, mücadele etmek lazım. Peki ne yapılabilir? Bu sürecin yarattığı problemleri, yine bu sürecin yarattığı fırsatları iyi değerlendirerek çözmeye yönelik politikalar oluşturulabilir. Yani kritik alanlarda muhtemel etkileri araştırıp, senaryolar geliştirilebilir; teknolojide, finansta, enerjide, yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerin küresel stratejileri konusunda, emek piyasaları ve toplumsal karşıtlıklarda. Bu senaryoları geliştirmeksizin; tavır alışların ve üretilmesi gereken politikaların ne olması gerektiğini ve aynı zamanda geçerlilik zeminini belirlemeksizin, bu süreçten kazanımlarla çıkılması olası gözükmüyor. Okyanusu yutamayacağımıza göre, okyanustan kaçmak ya da yüzmeyi ögrenmek. Işte bütün mesele hangisini tercih edeceğimiz. Bir yönüyle bu çalışmayı tercihini ikinci seçenekten yana koyan oluşumlara bazı açılımlar sunması ümüdiyle hazırladık diyebiliriz.

 İkinci unsur, kitabın bu alandaki belirli bir boşluğu doldurma iddiasından kaynaklanmaktadır.  Bunu anlamak için önce kitabın hedef okuyucusunu tanıtmak gerekir. Kitap öncelikle iktisat, işletme, çalışma ekonomisi gibi disiplinlerde lisans ve lisansüstü eğitimi alan öğrencilere yardımcı bir kaynak olması amacıyla hazırlandı. Bununla birlikte, iktisat alanında uzmanlaşmış okuyucuların yanı sıra farklı alanlarda uzmanlaşmış olmakla beraber iktisat, siyaset ve toplumbilim konularına merakı olan okuyuculara da hitap edebilecek bir rafineliğin sağlanmasına özel önem verildi. Özellikle Türkçe literatürde küreselleşmeyi anlamaya ve etkilerini anlatmaya çalışan birçok kitabın belirli bir alanda derinleşmesi söz konusu iken, bu kitapta yer alan yazılar küreselleşme sürecinin sosyoekonomik izdüşümünü olabildiğince çeşitli alanlara taşıyabilme iddiasında olan çalışmalardır. Böylesi çok yönlü bir çalışma, konuyla ilgilenme potansiyeline sahip okuyucu kitleleri için de çok fazla rastlanabilen bir örnek değil. Kitabın hazırlanmasındaki en önemli nesnel unsuru bu şekilde vurgulamak mümkün.

 Üçüncü ve olabildiğince de öznel olan unsura gelince; her kitabın bir öyküsü vardır. Ancak bu öyküler her zaman kamusal alana açılamayabilir. Bu noktada yalnızca kitabın yazılmasına bir şekilde vesile olan ve kitapta yer almamakla birlikte öykünün görünmeyen kahramanları olarak yazarların benliklerinde yer edinen bazı değerli şahsiyetlere teşekkür etmekle yetinelim...

 İktisadi alanda yaşanan küreselleşme sürecini; sermayenin serbest ve sınırsızca hareket etmesi, serbest ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasıyla sınai üretimin ve yeni teknolojilerin nihai ürünlerinin dünya çapında yayılması gibi olgularla kısmen karakterize edebilmek mümkün. Bu sürecin gerçek yönlendiricisi ise hiç kuşku yok ki ABD ve diğer zengin ülkelerin güdümünde hareket eden uluslarüstü örgütler. Dünya ekonomisinde gelinmesi istenen nihai nokta ise “Laissez Faire” ideolojisine dayalı “tek küresel pazar” idealine ulaşmak. Bunun için de özellikle devletin ekonomide sınırlandırılması ve küçültülmesi gerekiyor. Yalnızca dış ticaret ve sermaye hareketlerinde değil, para ve maliye politikalarında da ekonomiye daha az, hatta hiç müdahale etmeyen “minimum” devlet ideali gündeme getirilirken, ekonomilerin işleyişinin serbest piyasanın aktörlerine bırakılması adeta dayatılıyor. Ancak bu sürecin bizatihi kendisi, uluslarüstü örgütlerce kurulması ve yayılması desteklenen tek küresel pazar olgusunun aynı zamanda altını da kazıyor. Laissez Faire’ci küresel tek pazar ideali peşinde koşmanın getirdiği kurumsal düzenlemeler ve uygulamalar, farklı gelişmişlik düzeyindeki ülke ve toplumlar üzerinde gelir uçurumlarının oluşması ve eşitsiz gelişmeler biçiminde negatif etkiler yaratırken, sosyopolitik karşıtlıkların da küreselleşmesini beraberinde getiriyor. Nitekim küresel ölçekte sürdürülebilir kalkınma (büyüme) sürecinin sınırlarına geliniyor olması, dünya enerji kaynaklarıyla ilgili hegemonik güç arayışlarının getirdiği siyasal-askeri gerginlik hatta savaşlar, üretim ve sermaye alanında yaşanan şok değişiklikler ve yaşanan yaygın işsizlik sorunları ve özellikle de %95’inin spekülatif nitelikli olduğu dünya kambiyo piyasalarında gerçekleşen günlük 1.2 trilyon $’lık işlem hacminin getirdiği kronik finansal krizler ve nihayet bunlara koşut belirli toplumlarda yaşanan fakirlik süreci, tek küresel pazarın işleyiş mekanizmalarını felç edebilecek sosyopolitik karşıtlıkların su yüzüne çıkmasına neden oluyor.

 Bu bağlamda kitapta, iktisadi küreselleşme sürecinin finansal kesimde ortaya çıkan yansımalarından, çokuluslu şirketlerin küresel yatırım stratejilerindeki değişimlere, teknoloji politikalarındaki yönelimlerden, emek piyasalarındaki dönüşümlere kadar etkilerini ortaya koymaya çalışırken, bu dönüşümlerin getirdiği sosyopolitik karşıtlıkları da çözümlemeye çalıştık.

 Eroğlu’nun “Finansal Küreselleşme: Devletin Düzenleyici Rolü Üzerine Etkileri” başlıklı yazısına göre, yaşanılan küreselleşme sürecindeki en önemli oluşum, ülkelerin finansal sistemleri üzerindeki  denetimlerin kaldırılarak, ekonomilerin uluslararası sermaye akımlarına açık hale getirilmesi ve bu yolla ulus-devletin düzenleyici gücünün özellikle para ve maliye politikaları alanında ortadan kalkma eğilimine girmesidir. O kadar ki, geleneksel ulus devlet hem işlevleri hem de sınırları açısından tartışılır hale gelmekte ve buna sebep olan en önemli unsurun finansal küreselleşme olduğu iddia edilmektedir.

 Dünya ekonomisinde küreselleşme süreciyle birlikte yaşanan bir başka olgu da bölgeselleşme eğilimlerinin güçlenmesidir. Dünya ekonomisinin hegemonik güçleri bir yandan küreselleşme sürecinin önündeki engelleri kaldırmak amacıyla WTO, MAI gibi kurumsal ve hukuki düzenlemeleri küresel ölçekte yaymaya ve etkin kılmaya çalışırlarken, öte yandan dünyanın çeşitli bölgelerinde aynı coğrafyayı paylaşan ülkeler aralarındaki dış ticaret engellerinin kaldırılması suretiyle birleşme yollarına gidilebilmektedir. Hatta bazı örneklerde iktisadi birleşmelerin siyasi birleşmelerle tamamlanması hedeflenmektedir. Ay’ın “Küreselleşme Sürecinde Bölgeselleşme Eğilimlerinin Dinamikleri” başlıklı çalışması bu saptamadan yola çıkarak, tüm dünyada estirilmeye çalışılan küreselleşme rüzgarları ve söylemlerine karşın, oluşmaya devam eden bölgeselleşme eğilimlerinin sebeplerinin neler olduğu konusunda saptamalar yapmayı amaçlamakta ve bu eğilimlerin küreselleşme sürecinin önünde bir engel ya da alternatif mi, yoksa bu süreci besleyen bir yapılanma mı olduğu sorusuna cevap aramaktadır. 

 Soyak’ın “Küreselleşme,Teknoloji Politikası,Türkiye: Sınai Mülkiyet Hakları Ve Ar-Ge Destekleri Açısından Bir Değerlendirme” başlıklı çalışmasında; küreselleşme süreciyle birlikte, teknolojik gelişme sürecinin nihai ürünlerinin dünya ölçeğinde ve hızla yaygınlaşmasının önündeki tüm engellerin kaldırılması söz konusu iken, teknoloji üretimi konusunda merkez kapitalist ülkelerin tekelci gücünü yükseltecek düzenlemelerin gerçekleştirilmesi zorunluluğunun daha da şiddetlendiğine vurgu yapılmaktadır. Özellikle sınai mülkiyet ve Ar-Ge desteklerine yönelik son dönemdeki küresel-kurumsal düzenlemelerin bu ihtiyaçtan dolayı ortaya çıktığının altı çizilmektedir. Teknoloji politikası alanındaki böylesi küresel-kurumsal düzenlemelerin Türkiye’nin teknoloji politikalarını nasıl etkileyeceği ve bu düzenlemelerden Türkiye’nin hangi koşullarda kazançlı çıkabileceği konusunda bazı saptamalarda bulunulmaktadır.

 Küreselleşen dünya ekonomisinin temel dinamiklerinden bir tanesi de doğal kaynaklar ve enerji üzerine merkez kapitalist ülkelerin kurmaya çalıştığı hegemonik kontrol mekanizmalarıdır. Gücün doğal belirleyicisinden belki de en önemlisinin enerji olduğunu kavrayan insan, enerji arzlarının bulunduğu bölgelerdeki mücadelesini tarih boyunca sürdürmüştür. Bir tarafta enerji ticareti ile uluslararası sermayenin yüksek kazançlar elde etme arzusu, diğer  tarafta hegemon devletlerin güç sahibi olmak veya mevcut güçlerini sürdürmek için enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olma arzuları birleşerek enerji sektörünün küreselleşmesini yaratmıştır. Akbaş’ın “Küreselleşen Dünyada Hegemonik Güç Arayışlarının Yansımaları: Küresel  Enerji  Politikaları” başlıklı çalışması bu saptamadan hareketle, merkez kapitalist devletlerin enerji arzları üzerine verdiği mücadeleyi geçmişten günümüze kadar inceleyerek, aslında küreselleşen büyük pazarın kendini nasıl her sanayi grubunda gösterdiği gibi enerji pazarında da gösterebileceğine ilişkin ilginç ipuçları sunmaktadır.

 Bu sürecin belki de en önemli aktörleri olan çokuluslu şirketlerin rolü hem nitelik, hem de nicelik olarak bir dönüşüm yaşamakta ve bazı kritik sektörlerde bu iyice su yüzüne çıkmaktadır. Yaşgül’ün “Küreselleşme, ÇUŞ’ler ve Şirket Birleşmeleri: Dünya İlaç Endüstrisi Örneği” başlıklı çalışmasında, özellikle doğrudan yabancı sermaye hareketlerindeki artış ve bununla bağlantılı olarak ÇUŞ’lerin arasındaki birleşme ve satın alma işlemlerinin yoğunlaşması olgusuna dikkat çekilmekte; bu sürecin dünya ekonomisinde stratejik ve politik bazı dönüşümleri de beraberinde getirdiğinin altı çizilmektedir. Aslında bir çok piyasa ve endüstride bu davranışlar görülse de, kritik bir alan olan dünya ilaç piyasasında yaşanan firma deneyimlerinin ortaya konması, bu davranışlar sonucunda oluşabilecek ekonomik ve sosyal yapıyla ilgili ipuçlarını gözler önüne sermesi açısından önemli bir işlev taşımaktadır.

 Küreselleşme; emek piyasalarında, istihdam biçimleri ile sendikaların örgütlenme tarzı ve rollerinde de bazı değişimlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yalınpala’nın “Küreselleşmenin Emek Piyasası ve İstihdam Üzerine Etkileri” başlıklı çalışması küreselleşme sürecinin emek piyasaları, ücretler, emeğin çalışma standartları üzerindeki etkileri ile işgücünün sektörel dağılımında ortaya çıkan değişiklikleri irdelemekte ve özellikle de istihdam biçimlerinde yaşanan köklü değişikliklerin sendikaların geleneksel rollerini nasıl etkinsiz kıldığı konusunda bazı başlıklar açmaktadır.

 Kürselleşme süreciyle birlikte bu süreçten olumsuz etkilenen ya da  olumsuz etkilenenlere destek veren farklı toplumsal katmanlarda bazı huzursuzluklar ortaya çıkmakta, toplu direnç ve protestolar günümüze kadar çeşitli platformlarda kendisini göstermektedir. Görenel’in, “Karşıtlığın Küreselleşmesi: Neoliberal Dönemde “Yeni” Toplumsal Hareketler” başlıklı çalışması bu eksende, kürselleşme dalgasının karşılaştığı direnç noktalarının neler olduğunu; olumsuz sonuçlarla karşı karşıya kalan kesimlerin tepkilerinin temellerini ve boyutlarını; önceki ve yeni dünya düzeni içinde yer alan toplumsal harekelerin temel özelliklerinin ne olduğu ve sahip olunan araçlarının etkinliklerini arcştırmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede özellikle Latin Amerika örneğinden hareketle yeni dünya düzeninde kullanılan iktisat politikalarının yol açtığı değişimlerden olumlu-olumsuz etkilenen grupların, toplumsal kesimlerin durumlarını analiz etmeye çalışmaktadır.

 Küreselleşme sürecinden etkilenen ve/veya bu süreci etkileyen ancak çalışmanın hacmi gereği üzerinde duramadığımız bir çok olgu olduğu aşikardır; yeni ekonomi ve elektronik ticaret, küreselleşme sürecinin tarım kesimine yansımaları, sosyal güvenlik alanında yaşanması muhtemel senaryolar vs ilk etapta aklımıza gelenler. Kitabın hacmiyle ilgili endişelerimizden dolayı bu konuları ele alan bir başka çalışmayı zamanın “belirleyici” gücüne bırakıyoruz.

 Kitabın nihai halini almasında en önemli katkı hiç şüphe yok ki yazarlara aittir. Bununla birlikte yazıların olgunlaşması sürecinde İktisat Politikası Anabilim Dalı öğretim üyeleri ve yardımcılarına gereken çalışma zemininin hazırlanmasında manevi katkılarını esirgemeyen M.Ü., İ.İ.B.F, İktisat Bölümü, İktisat Politikası Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuray ALTUĞ’a ve editörlük sürecindeki yardımlarından dolayı Yrd. Doç. Dr. Nadir EROĞLU’na teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Ayrıca yazım hatalarının giderilmesi hususunda Fakülte’de sabahlamak pahasına bana yardımcı olan Arş Grv. Serhat YAŞGÜL ve Arş. Grv. İsmail Cem AY’a, “emeğinize sağlık” diyorum. Çalışmanın yayımlanması hususundaki katkılarından dolayı Om Yayınevi’nin tüm çalışanlarına ve özellikle de Özgür KALYONCU, Sidal TİRYAKİOĞLU ve Gökhan HOŞ’a ne kadar teşekkür etsek azdır. Bu kitabın daha uzun süreli bir işbirliğinin ilk ürünü olması umudunu taşıyorum.

 “Okyanusta da yüzülebileceği umudunu vermeye çalışan iyi niyetli bir çaba”nın ürünüdür bu kitap. Bahsettiğimiz misyonları yerine getirip getiremeyeceğini görmek için de zamandan başka sığınacağımız bir liman yok aslında.

 

 Doç. Dr. Alkan SOYAK

 Bahçelievler