Sarıkamış - Sibirya belgeliği

 
Enver Paşa'nın Hedefi
Hazırlayan: Suavi Kemal
Milli Gazete 23.12.2005

 

ana sayfa   +   home


Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekatına girişirken dillendirdiği amaç 93 Harbinden beri, (1878) Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek ve kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmaktı.

1. Dünya Savaşı'nın ana cephesi Fransa'da, Verdun'dadır. Roma İmparatorluğu’ndan beri Avrupa’nın en çok savaşa sahne olmuş 20 bin nüfuslu bu yerleşim biriminde Cihan Harbi’nin en kanlı çatışmaları yaşandı ve 300 bin kişi can verdi. Almanya ile karşısındaki Fransa-Britanya ikilisi cephede öyle bir denge sağlamıştı ki, savaşın can bilançosunu ağırlaştıran da zaten budur. 

Verdun’daki kilitlenme yüzünden, gerek Müttefikler ve gerekse bizim de mensubu olduğumuz Mihver Devletleri koca dünyayı bir satranç tahtası gibi görerek çeşitli hamleler yaptılar. Dengeyi değiştirecek yeni cepheler açmak istediklerinde ise iki tarafın da aklına gelen ilk ülke Osmanlı Devleti oldu.

Osmanlı'nın görevi, ilave cepheler açarak Rus ya da İngiliz kuvvetlerini kısmen de olsa Verdun'den ya da Alman cephesinden uzakta durmasını sağlamaktı. Nitekim Alman Genelkurmayı’nın emriyle bir fiyaskoyla biten Kanal Cephesini açmamızın sebebi İngiltere idi. 1915'te İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale macerasının sebebi de buna benzer. Asıl hedef Rusya'yı rahatlatmak ve Almanya'ya arkadan bir cephe daha açmaktır. Askerlerimizin savaşarak bile değil, donarak öldüğü Sarıkamış da ise Rusları Kafkasya'da meşgul etmek, böylece Almanya cephesine asker göndermelerini engellemek istenmiştir. Çünkü Ruslar Alman cephesine ilave asker gönderemeyince Almanya da Verdun'den asker azaltmak zorunda kalmayacaktır. Osmanlı Ordusu savaş boyunca Alman subayı eliyle yönetildi.

Osmanlı Genelkurmayı'nın Almanlar'a teslimi var. 1913 yılında General Liman Von Sanders başkanlığında 42 subaydan oluşan Alman Heyeti'ne birer üst rütbe verilerek Türk üniformaları da giydirilmişti. Böylece Almanya'da tümgeneral olan Liman Von Sanders mareşalliğe yükselmiş ve ordunun komutasını ele almış Çanakkale Savaşları'nı da o yönetmişti. II. Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da Çanakkale zaferinin yıldönümlerinin kutlanması sebebi ise zaten Von Sanders’in komutanlığından kaynaklanmaktaydı.

Hayaller hüsrana dönüşüyor

Enver Paşa’nın Sarıkamış Harekatına girişirken dillendirdiği amaç ise 93 Harbinden beri, (1878) Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek ve kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmaktı.

Kafkas Cephesi diye adlandırılan bu cephedeki durumu, iki Amerikan bilim adamı , Stanford J. Shaw ve Ezel Kural Shaw şu sözlerle anlatıyordu: "Enver Paşa, Savunma Bakanı olur olmaz, Erzurum'da yerleşmiş olan üçüncü orduyu güçlendirmeye yöneldi. Kuzey Doğu Anadolu'nun Van Gölü'nden Karadeniz'e kadar uzanan bölgesi onun komutasındaydı." Enver, Sultanın Ermeni tebalarının desteğini kazanmak için bir son gayret sarfetti. Ancak, Rusya'dan gelen ve yerli Ermeni önderleriyle Erzurum'da yapılan bir toplantı sonuç vermedi. Rusya Ermenilere bir bağımsız devlet vaat etmişti. Bu devlet sadece Kafkaslarda Rus egemenliğindeki toprakları değil aynı zamanda Doğu Anadolu'nun önemli bir bölümünü içeriyordu. Böylece, 1877'de bu bölgeyi Müslümanlardan temizlemek operasyonu yenilenmiş olacaktı. Oysa, bölge nüfusunun çoğunluğu Müslümandı. Erzurum toplantısından sonra, Osmanlı tâbiiyetindeki Ermeni önderlerden bir çoğu Rus askeri güçlerine katılmak üzere Kafkaslara geçtiler."

Bozkırın ortasında sönen 90 bin meşale

Gecenin içinde yanan doksan bin meşale düşünün. Bozkırın ortasında. Kutup soğuğuna inat yanan doksan bin meşale. İyice zihninizde canlandırın o ateş parçalarını. Yıldızların bir olmadığı o göğün altında yanan doksan bin meşale. Şimdi de hepsinin birden aynı anda söndüğünü zihninizde canlandırmaya çalışın. Bir anda zifiri karanlığın doksan bin meşaleye galebe çaldığını düşünün. Bu doksan bin meşalenin yerinde anası, babası, evladı, karısı, kardeşi, arkadaşı olan doksan bin adem evladını koyun sonra. İstatistiklerle anlaşılamayacak doksan bin hayat. İşte Sarıkamış Harekatının muhasebesi de budur zaten.

2

Sarıkamış unutulmasın

Sarıkamış Harekatı’nın üstünden doksan bir yıl geçti. O günleri gören Sarıkamışlı bir ihtiyar, yıllar öncesinde yaşanan olayların vahametini bakın nasıl anlatıyor: “Buradan o dağlara baktığımızda, üzerinde kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anladık.”

Türk bayrağı çekilip, Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman zırhlısı, Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etti. Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus-Kafkas ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu, Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu, 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı, mevsim şartlarını dikkate alıp, ayrıca askerin kaput başta olmak üzere, giyim ve iâşesinin yetersizliğini, top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak, sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi.

Taarruz emri

Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan, yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa, Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa, Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Buna rağmen 3. Ordu Komutanı ve Enver Paşa’nın Harp Akademisi’nden strateji hocası olan Hasan İzzet Paşa’nın "Bu karda kışta, teçhizatsız birlikleri savaşa sürmenin cinayet olacağı" demesi üzerine Enver Paşa "Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim." diyerek taarruzun bahara bırakılması tavsiye eden hocasının nasihatini kulak arkası etti. Oysa Hasan İzzet Paşa, ordunun harekat kabiliyetinden mahrum olduğunu, teçhizat ve ikmal maddelerinin noksanlığını ve dağ yollarının karla kaplı olduğunu anlatmaya çalışmıştı.  
 

Paşa, durumu İstanbul'daki eşi Naciye Sultan'a şu satırları yazıyordu:

"Naciye, güzel melek!

Ben yakında avdeti umarken şimdi zuhur eden bir hal beni daha bir müddetçik buraya bağladı. 3. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa orduyu idare için kendisinde cesaret göremediğini söylüyor. Hep umduğum adamlar böyle çıkıyor. Şimdilik 3. Ordu'yu ben idare edeceğim."

Her ne kadar Enver Paşa o gün yayımladığı bildiride "Başarı giysilerle değil, her askerin kalbindeki yiğitlik ve cesaretle kazanılır" diyorduysa da o günlerde kaleme alınan bir er mektubu meselenin onun bildiği gibi olmadığını ortaya koyuyordu. "Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak..." O hayal edilen içlikler hiç gelmedi. Paltolar da…

Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa, 18 Aralık 1914 tarihinde, kıtalara, taarruz emrini verdi.

Ve taarruz

Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca, gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de, Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar, 24-25 Aralık gecesi, Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak, Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler.

Sarıkamış harekatının en trajik yönü ise "harita" üstünden planlanırken yapılan "basit" bir hata idi… Zorlu kış koşullarında Allahu Ekber dağlarına tırmanan ordunun ani bir baskınla düşmanı ezmesi planlanmaktaydı. Sarıkamış o sırtın arkasındaydı. Ancak sırtı tırmanan askerler basit hatanın ne olduğunu gördüler. Sarıkamış görünürlerde yoktu. Çünkü 1/200.000 ölçekli haritanın harekat planı yapılan Oltu Paftası’nda yer alan Sarıkamış yazısını yanlış okumuşlardı. Haritacılık tekniğine göre orada Sarıkamış yazısının bulunması Sarıkamış’ın orada olduğu anlamına gelmiyor, sadece diğer paftada bulunan Sarıkamış’a giden yolu işaret ediyordu.

On dört saatte Allahu Ekber Dağları’nı aşan orduda yapılan sayım kayıpların büyüklüğü hakkında fikir verir. 150 askerden oluşan bölüklerin mevcudu 10-15’e düşmüştü. Bazı bölükler tamamen telef olmuştu. Tırmanışa başlamadan önce 10 binden fazla olan 30. Tümen’in şimdi 1400 civarında olması ise askerlerin savaşmadan katlolduğunu gösteriyordu. Sağ kalan askerler ise yaşadıkları kısmi donmalar yüzünden kangren olma tehdidi altındaydı. Askerler için torbaların dibinde atların dudaklarının ulaşamadığı arpa taneleri elde kalan son imkanlarıydı ve o günlerde ulaşabilecekleri tek sıcak yiyecek at tezekleriydi. Bütün bunlara rağmen sağ kalan askerleri daha çetin bir düşman bekliyordu. Her askerde yüzleri bulan bitlerin yaydığı tifüs hastalığı…  

Niçin başarısız?

Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Ancak Sarıkamış Harekatı, sadece harita üstünde "başarılı" kalmaya mahkum bir plandı, zira stratejinin zaman faktörlerinden iyi değerlendirilmemiş, kuvvetlerin böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmamıştı. Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşanın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri, kayıpları daha da arttırdı.

Nitekim Ahmet İzzet Paşa’nın Feryadım adlı hatıratındaki şu satırlar tam bir feryattır: "Teorik olarak harita üzerinde -tabii ölçek ve pergel kullanmamak şartıyla- araştırılırsa düzenleme çok uygun görünmekteyse de, arazinin ve yol şebekesinin durumu, iklim ve mevsim gereği olarak kışın şiddeti ve bizim askerin böyle bir kış savaşına yetecek kadar giyecek malzemesi ve diğer şeylerden mahrumiyeti ve nihayet kumandanların kabiliyetsizlik, acelecilik ve şiddeti ordunun tamamıyla mahvolmasına sebep olmuştur."  

Neticeleri

Sarıkamış Harekâtı sonunda, Doğu Anadolu kapıları, Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri, önce Van’a, bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi.

Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak, bu illerin valilikleri, Ermenilere verildi. Harpten sonra, Ermeni-Rus işbirliği sonunda, bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölü’nün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen, suya dökülen çocuk, kadın, genç ve ihtiyar Türklerin sayısı, kesin olarak tespit edilmemesine rağmen, çok fazladır. Esasen, bu harp sırasında Ermeni Komitacıları, hemen her tarafta isyana hazırlanarak, birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah, teçhizat ve destekle katliam yapıp, Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler. O dönemde Kafkas Cephesinde bir subay olan Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam adlı kitabında o günleri şöyle anlatır: "Çar ordusu dağıldı. Fakat onun yerini her tarafta onun silahlarına konan, bazı döküntü Rusları da toplayan Ermeni birlikleri aldı.

Bu birliklerin karşımızda yer almalarıyla beraber çarpışmalar, artık muharebe olmaktan çıktı. Devam eden hal artık bir savaş değildi. Harbin karşılıklı bütün kaideleri ortadan kalktı. Ermeni birlikleri bir taraftan cephede savaşmaya çalışırken, bir taraftan işgal ettikleri yerlerde kalan yerli sivil Türk halkı üstünde geniş bir imha işine girişmişlerdi. Hem düşmanı sürmek, hem de içeride kalanları bir an önce kurtarmak lazımdı. Aramızdaki savaş artık kör bir boğazlaşmaydı."

Trajediyi Ruslar da gizledi

Sarıkamış Harekatı’nın üstünden doksan bir yıl geçti. O günleri gören Sarıkamışlı bir ihtiyar, yıllar öncesinde yaşanan olayların vahametini bakın nasıl anlatıyor: "Buradan o dağlara baktığımızda, üzerinde kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anladık."

O günlerde, İstanbul gazetelerini takip edenler ise Genel Karargâh'ın "Ordumuz Sarıkamış'a dek ilerleyerek kesin başarı kazanmıştır" diyen zafer bildirisini okudukları için faciayı yıllar sonra öğrendiler. Ya İstanbul Cerele d’Orient Otelinde Enver Paşa Hazretlerine verilen ziyafete ne demeli?

Daha da trajiği şu. Enver Paşa’nın Sarıkamış Taarruzu’nun sonuçlarını Ruslar da gizlediler. Zira Rusya Müttefiklerden Çanakkale’ye saldırmalarını istiyordu. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı, o dönemde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye, günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak: "Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış, Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak, Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise, zengin Bakü petrolleri, Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!" haberini gönderiyordu. Üç ay geçmeden Müttefik donanması Çanakkale önlerine ulaştı. Sarıkamış Harekatının bir başka dolaylı neticesi de Gelibolu Yarımadasına yağan bombalardı…

Mehmet Akif, Çanakkale Destanında "Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor" diye sormuştu. Sarıkamış’ta doksan bin güneş parçası buz kesti ve bu gerçek yıllar boyu milletimizden saklandı.

Onları hiç unutmayalım ve Fatihalarımızı, hatimlerimizi hiç eksik etmeyelim…

Enver Paşa çareyi kaçmakta buldu

Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da, Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince, Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayriresmî Türk çeteleri de, 1915 yılı başında Ardahan’a girdi.

Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 bini (veya 60 bini) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, 5 Ocak 1915’te durumun iyice kötüye gittiğini görünce, ‘Ben İstanbul’a dönüyorum’ diyerek cepheden ayrıldı. Bardız’dan Erzurum’a kızakla dönerken bir Rus karakol birliği ile karşılaştı. Ancak Rus askerleri karşılaştıkları kişinin Enver Paşa olduğunu farketmedi. Paşa, Erzurum’dan otomobille Refahiye - Suşehri üzerinden İstanbul’a ulaştı. Böylece Napolyon kadar zafere susayan Enver Paşa, Napolyon’un Moskova’yı ele geçirmesine karşın uğradığı hezimetin bir benzerini Sarıkamış tren istasyonunda yaşamış oldu.

Çünkü Sarıkamış’taki Rus ordusu, Türk ordusu gelmeden önce Sarıkamış’taki tüm erzakı yok etmişti. Enver Paşa’nın bir hedefi de bu erzaktı.

Sarıkamış’a ulaşmayı başaran, ama kentin hemen dışında soğuğa teslim olan bir Türk birliğinin askerleri ise Rus kurmay başkanı Pietroroviç’i Enver Paşa’dan daha fazla etkilemişti. Rus subayı o günleri şöyle not aldı günlüğüne: “Allah-u Ekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel tanrılarına teslim olmuşlardı."

Tuğgeneral Ziya Paşa ise anılarında şunları söyler: "Ayaklarımın üşüdüğü bir sırada hem ayaklarımı ısıtmak, hem de ormanlarda olup bitenleri anlamak üzere yakınımızdaki ormana girdim. Keşke girmez olaydım. Dolaştığım yerlerde can çekişmekte olan birçok yaralıya rastladım. Bunlardan bazıları sönmekte olan bir ateşin başında yatıyor, bazıları çamların dibinde ah of ediyor, bazıları da iki üç kişi bir arada pelerinlerine sarılı bir vaziyette son dakikalarını yaşıyorlardı.Beni gördükleri zaman ‘Aman efendim sen bilirsin bizi buradan kaldırt donacağız’ diye sızlanıyor, bazıları bir lokmacık ekmek istiyorlardı. Yanlarına gittim, yüzlerini okşadım. ‘Şimdi gider sedyecileri bulur sizi buradan kaldırtırım’ gibi kuru teselli sözleri söyledim..."

Mehmetçikler bile bile ölüme sürüldü

O tarihte kendisinden Orta Asya’nın kapısı açması beklenen Türk ordusunun Balkan harbindeki kayıpları bile henüz tamamlanamamıştı. Teçhizat ve donatım kış şartlarına uygun değildi. Birliklerin çoğunda yazlık elbise vardı. Üstelik denetlemelerde başka birliklerden teçhizat alınıyor, birlikler komutanlara eksiksiz olarak gösterilmeye çalışılıyordu. Böylesi bir harekat için ordunun 88.000 ton hububata ihtiyacı varken eldeki miktar 1.250 tondan ibaretti. Üstelik Erzurum'da bile cepheye erzak nakleden kollar ancak 6-8 günde varabiliyordu. Buna karşılık Rus ordusu ise, silah ve teçhizat bakımından daha üstün olup lojistik destek durumu iyiydi. Sarıkamış Harekatına giden iki kolordumuzu İstanbul’dan yaya olarak göndermiştik ve bunlar üç, üç buçuk ay yürüyerek oraya ulaşmışlardı. O askerler ki, ne üstlerinde, ne başlarında vardı; ne de doğru dürüst bunları yedirebiliyorduk. Mehmetçikler, daha dinlenme fırsatı bulmadan, savaşa katıldılar. Liman Von Sanders bile Türklerin Sarıkamış’a, Kafkasya’ya taarruz edeceğini duyunca, tenkit etmiş ve "Türk ordusu Sarıkamış’ta muharebe yapacak güçte değildir, mevsim müsait değildir" demişti. Bu eleştiriyi öğrenen Alman İmparatoru ise "Hemen sesini kes, ses çıkarma, Türkler oraya taarruz etsin" cevabını vermişti. Çünkü Alman İmparatoru için önemli olan Osmanlı ordusu değil Verdun’daki Alman ordusu idi…