I-
CENNETİ YİTİRME
KORKUSU
İlk
Günah, Hildesheim Katedrali
“Ondan
yeme, diye emrettiğim ağaçtan yedin mi? Ve
adam dedi: Yanıma verdiğin o kadın ağaçtan
bana verdi, ve yedim. Ve RAB Allah kadına
dedi: Bu yaptığın nedir? Ve kadın dedi: yılan
beni aldattı, ve yedim.”
Kitab-ı
Mukaddes ( tekvin, 3)
Cenneti
cennet yapan orada iyi ve kötünün
bulunmamasıdır. Orada güzellik bile
bulanıktır, çünkü seçilmez. Cennette
olan yargıda bulunamaz, karar veremez ve seçim
yapamaz; cennet bu yüzden cennettir; bu yüzden
tümden kendini teslim etme, bütünüyle imanın
içinde olmaktır. Cennet vaadedilir; karar
vermeyi gerektirecek aklı askıya alan iman
sahibi oraya varmıştır zaten.
Havva’yı
günaha çeken bu olmalı. Cennet bütün süsüne
karşın boğucu bir yerdir; Havva’nın
cennetteki herhangi bir şeyden ya da bütünüyle
cennetten farkı yoktur. Havva sadece, Âdem’e
sunulmuş cennetin bir nesnesidir. Bu, belki
iyi ve kötüyü bilmek merakının neden Âdem’de
değil de Havva’da patlak verdiğini açıklayabilir.
Böylelikle yılan, kolaylıkla Havva’nın
aklını çeler; iyiyi ve kötüyü bilmek
neden cezbedici olmasın? Bunlar yalnız Tanrı’nın
bildiği şeyler. Havva neden cennetin süslü
bir çiçeği olmak yerine, Tanrı’ya öykünmesin?
Çünkü, Tanrı’nın yasakları, sınırları
var, lütfu var, yani; iyileri ve kötüleri
var, bu da demektir ki Tanrı’nın bir yasası
var.Neden Havva kendi yasasını koymaya
heveslenmesin?
Tanrı’nın
Âdem ile Havva’nın önüne koyduğu şey;
“cennette usluca oturmak iyi, iyi ve kötüyü
bilmeyi istemek kötü şeydir” idi. Havva,
Tanrı’nın
koyduğu yasağı ihlâl ederek, Tanrı’nın
iyisini ve kötüsünü reddeder, Tanrı’nın
öğrettiğini değil, kendi bileceği iyi ve
kötüyü ister. Bu, Katolik inancında yedi büyük
günahtan biri sayılan
kibir günahıdır, ama aslında kişinin
kendi iyi ve kötüsünü yaratma isteğidir.
“Meyve”
bize doğrudan üreme fikrini verir.
Dokunulmayan ve dalında asılı duran meyveler;
hazır doğrular, hazır bilgiler, hazır doğumlardır.
Bunlar Tanrı laboratuvarında hazırlanmış
ve ilk insanları yalnızca içerik olarak değil,
üretilme esaslarının gizliliğinden ötürü
de aşmaktadırlar ve bu yüzden onlar için
yasaklanmıştırlar. Bilmek sancılı bir iştir,
cennetin tüm güzelliği orada sancının
olmamasıdır.Havva kendi iyisini ve kötüsünü
bilmek isterken,yani kendini görmek isterken,
ilk kendi isteklerini görür, istekleri ona
kendini gösterebilir çünkü. Böylelikle,
istemenin de işin içine girmesiyle meyve düpedüz
bir üretim fikriyle sınırlı kalmaz, o
Havva’nın cinselliğine işaret eder.
Havva’nın hazlardan yola çıkıp kendisini
bulmak istemesi; insana ait iyinin, kötünün,
bilginin olmadığı cennette kendisinden
hareket edilecek tek şeydir.
Her
suç cesaret ister, ama Havva’nınki gibi
bir suç; hazır doğruları, tatlı cenneti
bir kenara koyup, iyi ve kötüyle yüzyüze
gelmeyi istemek, daha büyük bir cesaret
ister. Bundandır ki Havva’nın, Âdem’i
de ortak ettiği cesareti, Tanrı’nın
kendilerini cennetten kovduğunun
bildirilmesiyle en koyusundan bir korkuya dönüşür.
Âdem başından beri pek içten günaha iştirak
etmemiş ya da hiçbir zaman Havva kadar günaha
meyletmemiş olacak ki; meyveyi kendisi de
yemiş olmasına karşın, cesaretle “evet,
yasaktı ama yedim” diyecek yerde suçu
Havva’ya yıkmaya çalışır (Hatta
nerdeyse Âdem, Havva’yı başına sardığı
için Tanrı’ya çıkışıyor: “yanıma
verdiğin bu kadın ağaçtan verdi ve ben de
yedim”). Ama Tanrı, onları cennetten
kovup, dünyaya mahkûm ederek, tam da
Havva’nın bilmek istediği iyi ve kötülerin
cehennemvâri çölüne terk eder. Böylece
ilk yasalarını yaparlar; çıplak bedenden
utan! Âdem ve Havva’nın çocuklarına,
anne ve babalarından ötürü verilen ceza;
kendi yasanı kendin koy, sen yargıla, sen
karar ver, sen lütfet cezasıdır. İnsanın
kendisine bir ödül gibi verdiği; Havva’nın
“ben kendim seçebilirim” iddiasına karşı
verilen bu ceza aslında kişinin kendi iyi ve
kötüsünü yaratma sorunlarıyla baş edememe
korkusudur.
Günahına
karşılık Tanrı’nın Havva’ya verdiği
ceza, Tanrı’nın adaletini gösterecek
niteliktedir: “Zahmetini ve gebeliğini
ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlât
doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da
sana hâkim olacaktır.” Buna karşın Âdem’in
cezası sadece toprağı işlemek yani, çalışmak
olur. Yine de erkek Tanrı’nın cezası
adaletlidir çünkü Havva “üretim” amacıyla
yaratılmış bedeninden haz almaya çalışmıştır.
Âdem, cenneti yitireceği korkusuyla suçlu
olarak Havva’yı işaret eder. Ama Havva da
dünyayla karşılaşmaya cesaret edemez ve suçu
kendisini kandıran yılana atar. Âdem’e ve
Havva’ya verilen ceza yanında Tanrı yılanı
da cezalandırır: “Bunu yaptığın için bütün
sığırlardan ve kır hayvanlarından daha
lanetlisin; karnının üstünde yürüyeceksin,
ve ömrünün bütün günlerinde toprak
yiyeceksin” Peki, RAB Allah’ın yaptığı
bütün kır hayvanlarının en hilekârı yılan
kimdir? Havva’nın ta kendisi! Havva suçu yılanda
bularak kendisini suçlamaktadır. Zaten Âdem’inkininden
fazla olan cezası, yılana verilen ceza ile
birlikte bir kat daha katlanır. (Böyle bir
anlayıştan dolayıdır ki yüzyıllarca ve
bugün bile dünyanın pek çok yerinde kadın,
sığırlardan daha değerli görülmemiştir).

Sınama
Resmin
bir yarısında Âdem ile Havva, diğer yarısında
İsa ile Şeytan var. Âdem ile İsa, yüzleri,
saçları ve öne uzattıkları bacaklarıyla
birbirleriyle tam bir benzerlik içindeler.
Yalnız İsa iki elini kendine çekerek Şeytan’dan
sakınırken, Âdem, Havva’nın uzattığı meyveyi
alıp almama konusunda kuşku içinde; bir
eliyle sakındığını gösteren bir jest
yaparken, diğer eliyle elmaya uzanıyor.
Resimde kurulan bu paralellikten anlıyoruz
ki; Âdem İsa’dır (ya da olma potansiyeli
vardır). Havva ise Şeytan’dır (ya da olma
potansiyeli vardır). Yılan, Havva’nın
olmak istediği Havva, uzun sarı saçlı kadın
ise olması gereken Havva’dır. Havva meyveyi
alarak kendi olur.

Adem
ve Havva'nın Azarlanması
Âdem
umutsuzca, günah işlediklerinden ötürü
kendilerini azarlayan Tanrı’ya
Havva’yı şikâyet ediyor. Havva da
suçlu olarak yılanı işaret ediyor.
Cennetteki
bu iki kadından hangisi ilk yaratılan kadın?

İlk
Günah, Hugo Van Der Goes
İlk
Günah, Michelangelo

İlk
Günah, Raffaello Sanzio
II-
YOLDAN ÇIKMA KORKUSU

Son
Yemek, Leonardo da Vinci
“Akşam
olunca, İsa Onikilerle geldi. Ve sofrada
oturup yerlerken dedi: Doğrusu size derim:
Benimle beraber yemekte olan biri beni ele
verecektir. Onlar da kederlenmeğe ve birer
birer kendisine: Ben miyim? demeğe başladılar.
Onlara dedi: Benimle sahana banan Onikilerden
biri. Gerçi insanoğlu kendisi için yazılmış
olduğu üzere gidiyor;...”
Markos,14
İsa
hakikâtin kurucusudur. İsa yolu çizmiştir,
havariler o yolu izlerler.
Son
akşam yemeğinde, kendisinin ele verileceğini
ve öldürüleceğini bilmesine karşın İsa,
korkudan uzaktır. Hep yazgısına boyun eğmiş,
büyük bir dinginlik içinde, havarilerine ve
aynı zamanda resmin izleyicisine şefaat dağıtır
halde resmedilmiştir. Kendi doğrusunun gereği;
o acı sonla karşı karşıya kalmaktır.
Bunu en iyi İsa bilir ve bunu en iyi O göğüsleyebilir.
İsa,
“içinizden biri beni ele verecek” dediğinde,
havariler korkuya kapılırlar, her biri
“yoksa ben miyim o?” diye sorarlar.
Havariler kendi imanlarına bir türlü güvenemezler
çünkü, hep İsa’nın doğrusuna körün
tuttuğu ip gibi tutunarak yürümüşlerdir.
Nasıl kendilerini tanımıyorlarsa, inandıkları
doğruyu da tam olarak biliyor değillerdir.
Bu yüzden onlarda yoldan çıkma korkusu çok
kolay belirir. İsa’nın doğrusunun çekim
alanına girebilmişlerdir ama asla onun içinde
olamazlar. Çünkü bu doğruluğun tek bir
belirleyicisi vardır: o da İsa’dır.
Nitekim İsa, son yemekten önce havarilerin
ayaklarını yıkar ancak Petrus ayaklarını
İsa’nın yıkamasına izin vermek istemez.
Çünkü bu
gerçekten de akıl almaz bir şeydir, Tanrı’nın
oğlu İsa nasıl olur da ayak yıkayabilir?
Ama İsa’nın eylemlerindeki doğruluk, ona
sahip olmayıp, yalnızca onu takip eden
izleyicilerin anlayacağı türden değildir.
Bu İsa’ya ait bir şeydir ve onu, ondan başkası
tam olarak bilemez ve kavrayamaz. Belki
Nietzsche de bu yüzden “yalnız bir Hıristiyan
vardı, o da çarmıhta öldü” demiştir.
İsa
kendine inanmıştır, bunun bedeli çarmıhta
ölmektir. Bu İsa’nın kendi üzerindeki
tasarımının zorunlu sonucudur ve hatta böyle
bir son, bu tasarımı gerçekleyen en önemli
aşamadır. Eğer böyle bir bedel ödeme gerçekleşmeseydi,
İsa’nın doğruluğu gücünü yitirecekti.
Öyleyse İsa’nın doğruluğunun gücünü
katlaması için, acısına karşın
merhametindeki şiddeti de arttırması
gereklidir. Son yemek sahnelerinde, İsa mümkün
olduğunca bu karşıtlığın yoğunluğu içinde
resmedilmeye çalışılmış görünüyor.
İsa,
böyle acısına boyun eğmiş bir halde “içinizden
biri beni ele verecek” dediğinde; her bir
havari söz edilenin kendisi olabileceğini,
kendisi fark etmemiş olsa da yoldan çıkmış
olabileceğini düşünüyor. Hepsi şaşkınlık
ve korku içinde. Korku içindeler çünkü
inandıkları şeyin gerçekte ne olduğunu
bilmiyorlar, bundan ötürü de kendilerini
tartamıyorlar. Havariler, bir fikrin ya da
inancın peşine takılmaya kararlı ama hepsi
birbirinden çekici (!) bir çok fikir ve
inancın karşısında şaşkın kalakalmış
bu çağ insanı gibiler. Kişi, inanıyor
olduğu ilkelerden sapmış olabileceğinden sürekli
kaygılı ve suçlarını ölçüye vuracak
durumda olmayınca, daha doğrusu böyle bir
ölçüte sahip değilse; ya sürekli suçluluk
duygusu içinde kalır ya da sürekli suçlama
peşindir. Eylemlerinin eğriliği, doğruluğu
konusunda havarilerin de ellerinde bir ölçütleri
yok çünkü bu ölçüt yalnızca o doğruluğu
öne süren tarafından bilinir. Doğruluğa nüfuz
edemeyen ona yabancıdır, sadece çevresinde
kalmakla yetinebilir.
Havarilerin
üzerindeki bu korku, kendi kendilerinden
duydukları kuşkudan ileri gelir. İsa’nın
sözüyle kendi vicdanlarına dönerler. S.
Dali’nin son yemek konulu resmi,
birbirleriyle ilişkiyi kesip, kendilerine yönelen
ve içlerine kapanan havarilerin kendilerini
sorguya çekişlerinin resmidir sanki.
Yahya,
havariler arasında en genç olanı ve İsa’nın
en sevdiğidir. Çoğu zaman başı İsa’nın
göğsünde ya da masaya dayalı uyuklarken
resmedilmiştir. En sevilendir çünkü en biçim
verilmeye müsait olandır. Sunulan doğruluk,
önceki bilgi ve önyargılarla bozulmayacağı
için en çok Yahya’da güçlü olacaktır.
Havarilerin hepsi
başlarını, yaşlarından ötürü
elde ettikleri bilgi ve deneyim sayesinde dik
tutabiliyorken, genç Yahya’nın başı
durmadan ya İsa’nın göğsüne ya da
masaya düşer. Yalnız Yahya tümüyle İsa’yı
kendine dayanak yapmıştır. Havariler arasında
hakikâte en yakın Yahya’dır ancak o da
kendisine en uzakta olandır. Korkmak yerine
uyur, uykusu onu bir yüzleşmenin eşiğine
gelmekten kurtarır.
Son
yemek konulu resimlerde, İsa’ya ihanet eden
Yahuda, hep diğer havarilerden ayrı, masadan
atıldı atılacak resmedilmiştir. Yahuda
para karşılığında İsa’yı baş rahiplere
teslim etmeye söz vermiştir. Masada hep,
sessizce suçlu diye tüm bakışların
kendisine yönelmesini beklemektedir sanki. O
da korkudan uzaktır, yalnız diken üstündedir;
belki de planının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini
düşünmekten ötürü, yoksa
Yahuda yemekte yaptığından pişmanlık
duyuyor bir halde resmedilmemiştir. Sadık
olan diğer havarilerde yoldan çıktıklarına
dair yaşanan korku, düpedüz İsa’yı ele
vermiş olan Yahuda’da yoktur. Yahuda, pek içine
girmeyi beceremediği İsa’nın doğrusuyla
sonunda bağlarını koparmış, onu
sorgulamaya, onunla savaşmaya da kalkmamış,
karşısında bir yabancı olduğu bu şeyin
yerine basitçe kendisini öne sürmüş ve
bunu da aldığı 30 gümüşle yapmıştır.
Eğer Yahuda İsa’yı sorgulama içinde
olsaydı ve bu sorgulayışın ardından ona
bir şekilde ihanet etseydi, bunun için
kendini İsa’nın doğrusuyla bir bağlantı
içinde görmesi, İsa’yı ve kendisini
anlaması gerekecekti. Bu türden sorgulayışlarda
da kendisini kararlar vermek zorunda
hissedecek ve korkuyla tanışacaktı. Ancak
Yahuda parayla tanışmayı tercih etmiştir.

Son
Yemek, Philippe de Champaigne

Son
Yemek, Salvador Dali
III-
KENDİNDEN DUYULAN KORKU

Meryem'e
Müjde (Haber), Simone Martini
“Ave
Maria, gratia plena”
(Selâm
sana, ey Tanrı’nın Lütfuna eren kadın!)
Kurtarıcı
Mesih’i doğuracak olmak, Tanrı’nın
Meryem’e bahşettiği bir lütuftur. Meryem
seçilmiştir, ancak o seçilmişliğinin
nedenini bilemez, hatta kendisine gösterilen
lütfun esas mahiyetini de bilemez. Bu yüzden
meleğe inanmak zorundadır.
Hediyeyi
bir lütufa çeviren, kendisine lütfedilenin,
kendisi ya da eline geçen şey hakkındaki
bilgisinin eksikliği ya da tümden yokluğudur.Ne
kadar istenilesi bir şey olursa olsun, hediye
de, ona ulaşma yolu da bizim için bir giz taşımaz.
Lütfu hediyeden ayrı kılan onun sadece
hediyeden daha istenir bir şey olması değil,
taşıdığı gizlilikten dolayı çok daha çekici
olmasıdır. Lütfeden olarak sadece Tanrı,
neden Meryem'i seçtiğinin ve ona ne verdiğinin
bilgisine sahiptir.
Martini’nin
Meryem’i, melek ona böyle büyük bir müjde
verirken korkuyla büzüşür ve adeta kendini
giysisinin içine saklamaya çalışır. Tanrı
Meryem’i uygun görmüştür ama Meryem’in
lütfa inanabilmesi için, kendisi hakkında
bilmediği şeyin, Tanrı tarafından
biliniyor olduğuna iman etmesi gerekir ya da
bunu yapamıyorsa kendi kendisini lütfa uygun
bulması gerekir ki; bunun için de Meryem
kendisi ve müjde hakkındaki bilgisini
tamamlamalıdır. Martini’nin Meryem’i lütfun
bedelini ödeyip ödeyemeyeceği çelişkisi içinde
korkuyla kaskatı kesilmiştir. Meryem eğer
Tanrı’ya iman ederse, lütfun bedelini de
ödeyebileceğine iman eder ama kendisine
dayanmak ister ve bilgisini tamamlamaya yönelirse
bu, o bilene kadar hep korkunun sularıyla boğuşmak
zorunda kalacağı anlamına gelir. Meryem lütfu
haketmek için cesaret göstermelidir. Cesaret
gösterip imana geçer ve cesaret ile korkuyu
sonsuza kadar askıya alır ya da cesaret gösterir
ve korkuyla savaşmak üzere kendisine döner.
Meryem’in
bu çatışması, sanatçının kendi gücü
karşısında girdiği çatışmaya benzer
niteliktedir. Sanatçının, gerçekliğin ilk
görüntüsünü ister istemez çarpıtıp,
ikinci bir görüntü kuran bir bakışı
vardır. Ancak, görüntüyü çarpıtan
bu bakışı asla gerçekliğin ilk görüntüsüne
geri çevrilemez, ilk görüntüyü kuramaz,
gerçekliğin ilk görüntüsü onda her zaman
bulanıktır. Bu bakışı onda doğaldır, bu
onun bir yetisidir. Bir gezegenin çevresinde
dönüp duran ve eğer gezegenin çekim alanından
kurtulabilse uzay boşluğuna fırlayacak olan
bir uydu gibidir ve asla gezegene düşemez
(onunla çakışmaz ) ama asla ondan da
kurtulamaz. Bu yüzden hep gerçekliğe bağlı
kalır ama onu kırabilir ve içini açabilir
ancak bir yandan da uzay boşluğuna fırlamamak
becerisini göstermelidir, yani içini açtığı
gerçekliği dağıtmamak, onu parçalamamak
zorundadır. Gerçekliğin görüntüsünü çarpıtan
bakışıyla onda değişebilir olanları
yeniden düzenlemiş olur ve bunu yaparken de
değişmeyen şeyi ortaya çıkarır. Böylece
ilk görüntü, çarpıtılmış ikincisiyle
sabit merkez noktasını belli eder.
Görüntüye
bakmasıyla birlikte görüntüyü kırıyor
olması, bu bakışın onda doğal olduğunu gösterir.
Bu yüzden diyebiliriz ki böyle bir bakışa
sahip olmak bir lütuftur. En çok da böyle
bir yetinin nasıl elde edildiği bilinmediği
için bu böyledir. Lütuftur çünkü;
ona ve onun yaptığı işe bakana, gerçekliğin
bilgisini saklı olduğu görüntüden kazıyarak
gerçekliğin zorbalığına karşı güç
kazandırır ve lütuftur çünkü; gizlidir,
bunun sanatçının kendi isteğiyle açıp
kapayacağı bir kapısı yoktur. Eğer bu kapının
açık kalmasını kabullenirse, bedeline de
katlanmak zorunda kalır. Asla sadece bakmakla
çarpıttığı görüntünün ilk haline dönemez.
Sadece bakarak, sürekli gerçekliği araştırmak
zorundadır, böylece Sisyphos gibi biteviye uğraşır,kurar
ve keşfedilmesiyle boyna değişen ilk görüntüyü
yine kurmak zorunda kalır. Ancak durmadan ilk
görüntüye göre işleyen bir dünyadan dışarı
atılır. Tek başına gördüğü için, görüntüleri
işleyemeyen bir bakışa sahip olan dünyayı
gördüğüne sürekli ikna etmek zorunda kalır.
Kendini bu yetiden sıyıramaz (ya da kendini
köreltmesi, kendini bu yetiye bırakmasından
daha zordur) Tek başına görebilme
cesaretini göstermek zorundadır, kurduğu görüntüde,
gerçekliğin kaymaz noktasını bulmak
konusunda yalnız kendisine dayanmak zorundadır.
Müjde!
O, suda kırılan çubuk görüntüsünde,
suda çubuğun kırıldığı fikrine ulaşabilir.
Ama buna hiç cesaret edemeyebilir de!
Aynı
Meryem’in kendi seçilmişliği konusundaki
bilgisizliği gibi, sanatçı da neden böyle
bir bakışa sahip olduğunu ve bununla başedip
edemeyeceğini bilemez. Yine Meryem gibi o da
elindeki şeyin aslında ne olduğunun bütünüyle
farkında değildir, yine Meryem’in
bilgisizliğinden ötürü yaşadığı korku
gibi, o da cesareti ile korkusu arasındaki
gerilim içinde
yaşar.