Alois Riegl (1858-1905) - Wolfgang Kemp Fransızca'dan Çeviren:
Doç. Dr. Ümran
BULUT
Riegl'in Modern Öğretisi
Kaderin oyununa bakın ki, alanımızdaki üç önemli Alman
kökenli formalist, az arayla, üç ayrı yerde
doğmuştur: August Schmarsow, Alman, 1853, -
Alois Riegl, Avusturya, 1858, - Heinrich
Wölfflin, İsviçre, 1864. Bildiğimiz kadarıyla,
aynı problemlerle uğraşmalarına, önemli
kitaplar yazmalarına, yetenekli profesörler
olmalarına karşın; birbirlerine diyecek fazla
şeyleri olmadı. Üstelik, öldükten sonra da her
biri ayrı değerde anıldı.
Riegl, ünlü Viyana Ekolü'nün tanınmış bir üyesi
olarak, kuramlarıyla gündemde kalabildi.
Yapıtları yerel gelenek sayesinde, yeniden
yorumlandı ve öğretisi sadece Viyana ile
sınırlı kalmadı.
Yaşamı ve Eserleri
A. Riegl 14 Ocak 1858'de Linz'de doğdu. Liseden sonra
Viyana Üniversitesi'ne girdi; önce hukuk sonra
tarih ve felsefe okudu. 1881-1885 arası,
Avusturya Tarih Araştırma Kurumu'nda çalıştı.
Sonra Uygulamalı Sanatlar Müzesi'nde stajyer
olarak görev yaptı. Aynı görevde daha önce
Viyana Ekolünden dostu ve meslekdaşı Franz
Wiekoff de bulunmuştu. Riegl bu müzede,
tekstil dalında sanat koruyucusu olarak 11 yıl
çalışmıştır. Bu yıllarda üniversite ile
müzenin ne kadar verimli çalıştığından sıkça
bahsedilmiştir.
Riegl 1889'da başlayıp 1895’e kadar sürdürdüğü
kariyerinde önce yardımcı profesör, 1897'de
ise profesör olmuştu. Müzeden üniversiteye
geçiş olayına karşı düşüncesini şu ilginç
cümlesinden anlıyoruz: "Artık mesleğim yok
gibi…" Bundan sonra Viyana'da Riegl'in
öncülüğünde yapılan konferans ve seminerlerin
konuları, sistematik olarak üniversitenin
yapılandırılması üzerine olmuştur.
Evrensel Tarih
1. Viyana Ekolü üyesi, Walter Benjamin'in esin kaynağı
olan, A. Riegl'in yaşamında, sanat tarihi
önemli bir yer tutmuştur. Antik çağlardan
modern resim ve modern mimariye kadar,
ortaçağı da içine alan bir süredir bu. Bu
dönemde Riegl, İtalya, Hollanda ve
Avusturya'daki barok sanat ile de
ilgilenmiştir.
"Hollandalı grubun portresi" (1902), "Stil üzerine
sorular" (1893) ve 1901-1902'de verdiği
konferanslardan düzenlenmiş olan "Geç Roma
Döneminde Sanatsal Endüstri" (1980'de
yayınlanmıştır) yazarın sanat felsefesini ve
bazı açılardan Hegel'in devamı olarak
görüldüğünü açıklar.
Eserlerinin özünü anlayabilmek, bir taraftan genel
görüşlerin diğer taraftan da uygulamalı
sanatların ayrıntılarındaki süslemelerin
açıklanmasıyla mümkündür. Ayrıntıların bu
denli ilgi çekmesi, sanatsal amacın
dönüşümlerinin incelenmesini gerektirir. Bu
amaç, dokunsaldan çok, görsel ve optik alanda
gelişirken; bir yandan da uygulamadan ve onu
oluşturan yapıdan çıkarılacaktır. Böylece,
biçim ve içerikte her nesnenin, her sürecin,
her olayın ilişkilendirilmesi
gerçekleştirilecektir.
Riegl kendi yapıtını, sanat tarihçilerinin
sıralanmasında modern olarak gözüken "üçüncü
basamak hareketler"in arasında görür ve diğer
tarihçileri şöyle tanımlar: "Birinci
basamakta olanlar, sadece tarihe bağlı
kalarak, piramitlerden Fransız Sarayı’na dek
uzanan her olayı yazan kesimdir." “İkinci
basamaktaki hareket "profesyonel
tarihçiler”den yani sanata filolojik ve
tarihsel boyut katarak çalışanlardan oluşur”.
Onların da bir tek amacı vardır: Olayların
nedenlerini ve sonuçlarını da göz önünde
bulundurmak ve böylece her olayın en derin
şekliyle eserlere yansıdığını belirtmek".
Üçüncü basamak, yani, Riegl'in de bulunduğu
basamak -kendi ağzından- şöyledir:
"İncelemede sanat tarihinin ilk yıllarındaki
gelişmelerine doğru yönelinmelidir. Yani, son
yıllardaki “özel tarih oluşturma” akımı yerine
"evrensel tarih” ön planda tutulmalıdır.”
Aslında Riegl'in birdenbire "formalist" değil
de "evrensel tarihçi" olarak karşımıza çıkması
bir sürprizdir. Yapmak istediği şey,
"birleştirici" olarak İ.s.2. yüzyıl ile
17.yüzyıl arasındaki ortak noktalara dikkat
çekmektir. Onun için önemli olan biçimselliği
aynı yöne doğru iten bir "üst kurul" olup
olmadığıdır. Bu araştırmalar evrensel boyutta
yoğunlaşır. Gerçekten de sanatçının üretiminin
hiç bir dönemde, derin araştırmaların
sonucunda gerçekleştiği düşünülemez. Kesin
bir sanatsal amaçtan bahsetmek mümkün
değildir. Sanat, zaman ve mekân ile
koşullanmış bir takım gereksinmelerin ve daha
önceden var olan, ya da çoğunlukla yeni
oluşumların elverişsiz ortamlardaki sunumudur.
Öyle ki, toplumsal psikoloji de dahil olmak
üzere birçok antitezden bahsetmek mümkündür.
İdealizm-realizm, Almanlar-İtalyanlar,
tektanrılık-çoktanrılık gibi. "Acaba, tüm bu
nesnel çözümlemeler, Güney-doğu Asya'da oluşan
yeni dünya görüşünün: İslam’ın, çözümlenmesini
kolaylaştırmış mıdır? İslam felsefesi, madde
ile ruhun birleşmesini kabul etmez;
dinselliğin gözle görülebilinecek tek sembolü:
Kabe'dir. İslamda, varlık maddeden ayrı
tutulur fakat, ölü maddeden de yararlanılarak
yeni bir üretime gidilmesine karşı çıkılmaz.
Bu da zaten antik çağlardaki Ortadoğu'da
vardır. Kendi geleceğini planlamak değil de
sadece gerçek bir kadercilik ile sarılı
yaşayan halkların psikolojisi, araştırmacıyı
eski Ortadoğu halklarının içinden hiç
çıkamadıkları ve hiç çıkamayacakları gerçek
bir çıkmaz sokağa götürür". Bunlar halkların
psikolojileriyle geliştirdikleri antitezler
olarak, Riegl'in de çıkmazı olurlar. Örneğin
Riegl, Kabe teorisinin ne olduğunun
açıklanmasını ister. O, tarihteki büyük
üslupları, karşılığı bulunamayan ve hiçbir
şeyle kıyaslanamayan, yaşayan veya ölen,
değerini yitirerek yerini başka bir üsluba
bırakan, bağımsız bireyler olarak görür.
Bunlar her çağın sanatsal yaklaşımını,
amaçlarını en güçlü tepkilere karşı bile
savunup onları kabul ettiren etkili
kişilerdir. Bu kişiler, kimi zaman
destekleyicilerinden habersiz, hatta onların
yardımı olmadan başarıya ulaşmışlardır.
Riegl’in sanat tarihini bu üslupsal olguların
art arda gelmeleri şeklinde ele alışı,
tarihsel oluşuma, güçlü bir kişilik kazandıran
romantik görüşe yakınlığını gösterir.
Formalizm
Bu resim, bize, Roma İmparatorluğu'nda ikinci derece
önemli bir artistik araç olan, "tüm yüzeyleri
süsleme" yöntemini göstermektedir: Yatay
hiçbir düzeyin bulunmaması ne demektir?
Süsleme yapmaktaki amaç nedir? Motif veya fon
başka nasıl olabilirdi? Eğer karşımızda bir
kabartma olsaydı dağları, bir gravür olsaydı
vadileri görmemiz mümkün olacaktı." diyor
Riegl.
Riegl uzun süre "art utilitaire” yani “işlevsel sanat"
ve onun süslemeleri üzerine çalışmıştı. Bu tür
araçlar, onun sistematik bir şekilde "yeni bir
sanat bilimi" oluşturmasını sağlayan
laboratuardı. Anonim çalışmalar ve seri
üretimler oldukları için eserlerin hangi
sanatsal amaçla üretilmiş olduklarına pek
bakılmayabilinirdi. Ancak süslemeler, bir
devrin biçimci düşüncesini, tüm doğasını
vurgulamaktaydı. (ve bu, 19. yy.'ın sonunda da
sadece Viyana'da değil; her yerde
önemsenmekteydi); "Madem ki anonim, ve kim, ne
için üretildiği belli olmayan bir alet -eser-
var; bunun öğretici değeri çok daha
fazladır."…
Riegl'in kuşağındaki kişilerin süslemelerde aradıkları
şeyi en iyi Wölfflin dile getirmiştir:
"Burada, biçimin duygusu olmak en yalın
haliyle ortadadır; bu bir sanat eseri
üretiminin en önemli prensibi olan "biçimde
duyguyu" yani stili, yani "sanatsal yapıt
üretme isteğini" ortaya koymaktır. Biçimin
gelişimini ve onu yaratan şartları
açıklamaktır." Buradaki kemerde görünenler,
bazı bronz süslemelere örnek teşkil ederken,
Greklerden görmeye alışkın olduğumuz, eski
yuvarlak şekillerin özgün bir tavırla
sunumudur. Fon ve motif birbirinden ayırt
edilemez. Göz, hiçbir şekilde biçimleri
görmez, yalnızca ışığı ve gölgeyi algılar,
yani motife düşman sayılabilinecek bir
anlayışla üretilmiştir ki, bu geç Roma
sanatının ve hıristiyan döneminin simgesidir.
Riegl antik çağdaki bitkisel süslemelerdeki
motifi de, sembollerin kullanımı ya da doğanın
taklidi olarak görmez. Eski Mısır'da Lotus
(nilüfer) çiçeğinin düzgün motifi, daha
sonraki yıllarda palmet (palmiye ağacının
stilize olmuş hali) ya da akant (güney
Fransa'da yetişen uzun yapraklı bitki)
çiçeklerine dönüşmüştür. Desencilerin yeni ve
natürel modeller arayışlarında ısrarlı
olmamaları, o dönemin desen yapma özelliğini
yaratmıştır. Ayrıca, burada, simetri
anlayışının değişip bütünleştirme eğilimine
kayılması da o döneme ait üslup özelliğidir.
Riegl'e göre uygulamalı sanatların veya süsleme
sanatının böylesi özgün olması, öncelikle iki
ağır baskıdan kurtulmasıyla gerçekleşmiştir.
Birincisi, tekniğin ve amacın
birlikteliğinde, eldeki araç-gereçle, yeni bir
kavram oluşturulmasıdır. İkincisi ise,
süslemelerin sadece doğayı taklit etme ve
doğayı stilize etme gibi bir olgudan hareket
etmesidir.
Riegl'in "Sanatçının yaratıcı gücünün sorgulanması"
ndaki görüşleri başka alanda gerçekleştirilen
sanatla daha da pekişir: Bu sanat mimarlıktır.
Uygulamalı Sanatlar gibi o da bireyin kendi
başına yaratıcı olduğu, model kullanmadığı bir
alandır. Orada da sanatçı kendine güvenerek
yaratır. Bu açıdan mimarlıkta diğerlerinden
hiç de aşağı kalmayan bir sanattır. Aslında
Riegl'in öğretisinin en belirgin olduğu
söylem, 1893'te yazdığı "Stilfragen" adlı
eserinde yer alır: "Riegl bu kitapta
üstlendiği açıklamayı bir daha hiç
bırakmamıştır: "Doğa kendi kendini
değiştirmeden önce; sanat, işe doğayı
değiştirmekle başlar; bu da ancak, sanatçının
dürtüleriyle iç dünyasından gelebilir."