Ülkemizin içinde bulunduğu güç koşullardan
başarıyla çıkabilmesinin temel şartlarından
biri çağın gerçeğine ters düşmeyen eğitim
kalitesidir. Aslında; Türkiye'nin temel
problemi, ehil kadroların yetiştirilmesi ve
korunmasıdır. Şu sıralarda yaşadığımız
başlıca sıkıntılara özetle bakarsak,
karşımıza şöyle bir iç karartıcı tablo
çıkmaktadır:
·
İstikrarsızlık ve kalkınma problemleri,
·
Üst kimlik, alt kimlik, Türk kimliği,
vatandaşlık (hukukî kimlik) tartışmaları;
kimlik buhranlarının başgöstermesi ve etnik
ayrımcılık tohumlarının ekilmesi,
·
Türk milletinin kendi başına uygarlaşmasına
imkân olmayan aşağılık kompleksli insanlar
yığınına dönüştürülmesi çabaları,
·
Medyanın, objektiflikten giderek hızla
uzaklaşması halkın seviyesini yükseltmeyen
yayın anlayışında ısrar eden yayın
organlarının yaygınlaşması,
·
Cumhuriyetin, Atatürk ilke ve devrimlerinin
tehdit edilerek, 25 yıl önce gülüp geçilen,
irticanın tekrar hortlatılmak istenmesi,
·
Güney Doğu Anadolu'da tırmanan terörün,
Büyükşehirlerde ve Türkiye genelinde
yaygınlaştırılmaya başlaması, ·
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın karanlık
bulutlar altında kalarak, unutulmaya (genç
ve orta kuşak tarafından) yüz tutmuş olması,
·
Devletin her kademesindeki siyasî kadrolaşma
çalışmaları ve Tevhid-i Tedrisat'ın delinmiş
olması,
·
Anayasa Mahkemelerinin (Yargının)
siyasallaştırılmak istenmesi; Hükümet-YÖK
çatışmasının çok yönlü olumsuz yansımaları,
·
Laik devletin içinde din uleması
tartışmalarının başgöstermesi,
·
"Köpek giren eve Cebrail giremez" gibi
tartışma konularındaki ve bilimsellik dışı
anlayışlardaki artışın halkın gündemine
oturtulmak istenmesi,
·
Piyasa ekonomisini, insan haklarını ve
demokrasiyi temel yapan çağdaş bir uygarlık
seviyesine ulaşabilmenin türlü güçlükleri,
·
Avrupa İnsan Hakları mahkemesinde
Türkiye'nin mahkum edilmemesinden dolayı:
İktidarın bir polemiğin ve paradoksun içine
sürüklenişi,
·
Türkiye'nin halkın gözünde en itibarlı ve
güvenilir kurumu olan Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin yıpratılma ve siyasetin içine
şaşırtıcı bir şekilde çekilme tehlikesi,
yersiz ve zamansız bir şekilde K.K.K.'nın
brövesiyle ilgili tartışmalara zemin
hazırlanması, Türk askerinin başına
geçirilen çuval olayının kamuoyu vicdanında
infial uyandırması,
·
İç ve dış politikada başgösteren ciddi
sıkıntılar (iç güvenliğin ve
birlik-beraberliğin tehdit altında olması;
AB'nin Güney Kıbrıs'ın tanınması için baskı
yapması, tarım ve bölge kalkınma fonlarının,
serbest dolaşımın olmadığı imtiyazlı üyelik
dayatması, Ege sorunu, Lozan'ın devre dışına
itilmek istenmesi, Patrikhane, Ayasofya
meseleleri, vs.).
Burada yalnızca bir kısmını özetlemeye
çalıştığımız tüm sorunların çözümü
tartışılırken, dönüp dolaşıp eğitimin hayatî
öneminin vurgulanması kaçınılmaz bir gerçek
olarak karşımıza çıkar. Her daldaki eğitim,
geçmişi geleceğe bağlayan ve ülkenin
gelişmesine katkıda bulunan koşulları
oluşturur (T. Akkaya: 2004, s.34).
Çağdaş eğitim metodu, araştıracak,
inceleyecek, uygulayacak, gerekli tüm
bilgiye ve donanıma ulaşma yollarını
öğrenecek ve sorgulayacak yaratıcı ve aktif
bir öğrenci tipi yetiştirmeyi
hedeflemektedir. Bu yeni nesillerin kendi
tarihine, kültürüne ve sanatına
yabancılaşmadan evrensel değerleri de yerli
yerine oturtabilecek olgunluğa erişmeleri
gerekmektedir. Bu noktada, eğitim
fakülteleri hayatî bir fonksiyon taşırlar
(T. Akkaya: 2004, s.36).
Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, 1996 yılı
başında Eğitim Fakülteleri öğretmen
yetiştirme programlarının yeniden
düzenlenmesi, çalışmalarına başlamış ve
Eğitim Fakültelerinde lisans ve lisansüstü
düzeylerde yürütülen programlarda bazı
değişiklikler yapılmıştır. YÖK-Dünya
Bankası, Hizmet Öncesi Öğretmen Eğitimi
Projesi 1998'de bitirilmiştir. Bu projede
çeşitli konu alanlarında program geliştirme
çalışmaları da yapılmıştır. Aynı bağlamda
Eğitim Fakültesi - Uygulama Okulu İşbirliği
Programı başlatılmıştır. Milli Eğitim
Bakanlığı'na bağlı okullardan seçilen
uygulama öğretmenleriyle seminerler
yapılmıştır. Yeni Yapılanma'nın sağlıklı bir
şekilde yürüyebilmesi için de YÖK kararıyla
Eğitim Fakültelerinde uygulanan programları
denetlemek, değerlendirmek ve geliştirmek
amacıyla "Öğretmen Yetiştirme Millî
Komitesi" kurulmuştur. Neticede, Öğretmen
Yetiştirme Programlarında yer alan dersler
ve içerikler yeniden belirlenmiştir. Bu
yenileme çerçevesinde Eğitim Fakültelerinin
bağımsız bölümleri olan Resim-İş Eğitimi
Bölümleriyle - Müzik Eğitimi Bölümleri tek
bir çatı altında toplanmış ve Güzel
Sanatlar Eğitimi Bölümü olarak
yapılandırılmıştır. Bu birleşme, toplum
yaşamında vazgeçilmez bir yere sahip olan
sanat eğitiminde: ileriye değil, tam tersine
geriye doğru bir gidişe yol açmışsa da,
program değişikliklerinin bazı olumlu
özellikleri de yok değildir (T. Akkaya:
2004, s.34).
Eğitim sistemimizin önemli eksikliklerinden
biri de: Eğitim Fakülteleriyle - Müzeler
arasında sıkı bir ilişkinin ve işbirliğinin
henüz kurulamamış olmasıdır. Bu durum,
çağdaş eğitim ilkelerine ve çağdaş müzecilik
uygulamalarına ters düşmektedir. Ayrıca
Milli Eğitim Politikamızda, sanat eğitimi
ile onu tamamlayan sanat tarihi konuları da
ne yazık ki sağlam bir zemine
oturtulamamıştır.
Bir toplumda kültür ve sanatın hayatî
önemine Atatürk dikkati çekmiş ve yurdumuzda
kültür-sanat, sanat tarihi, arkeoloji ve
müzecilik alanlarının geliştirilmesi için
Atatürk döneminde önemli atılımlar
yapılmıştır (Ü. Yücel: 1983). Günümüzde
sanat eğitimi, sanat tarihî, arkeoloji ve
kültürel mirasın korunması konularında son
derece tehlikeli bir gidiş gözlemlemekteyiz.
Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini
karartabilecek bu gidişi durdurmak ve kendi
kimliğinin bilincinde ama; çağdaş uygarlık
seviyesinin de ötesini hedefleme heyecan ve
yeteneğine sahip yeni nesiller yetiştirmek
zorundayız.
"Dünyanın her tarafında öğretmenler,
toplumun en özverili ve saygıdeğer
insanlarıdır"
ve "Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak
öğretmenlerdir" diyen Atatürk,
16.7.1921'deki Eğitim Kongresini açarken de
öğretmenlere şöyle sesleniyordu: "Türk
öğretmenlerine ulusal hükümetimizce, candan
ve gönülden istendiği kadar iyi ve rahat
yaşama koşullarının sağlanamamış olduğunu
bilirim. Ama ulusumuzu yetiştirmek gibi
kutsal bir ödevi benimsemiş olan yüce
topluluğunuzun bu günkü şartları göz önünde
bulundurarak, her türlü güçlüğü göze alarak
bu yolda sarsılmadan yürüyeceğine de güvenim
vardır. Ödeviniz pek önemlidir, ulusun
yaşamasıyla ilişkilidir. Bunda başarılı
olmanızı Tanrı'dan dilerim" (Atatürk'ün
Söylevleri: 1968, s.77).
Atatürk 27.10.1922'de zaferini kutlamak için
peşi sıra Bursa'ya gelen İstanbul
öğretmenlerine de şunları söylemiştir:
"Okul'un verdiği bilgi ile Türk ulusu, Türk
sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve
edebiyatı, bütün ince güzellikleriyle
belirip gelişecektir... en önemli ve verimli
ödevlerimiz öğretim ve eğitim işleridir. Bir
ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yoldadır...
bu programdan istenen ve beklenen iki şey
vardır: 1. Toplum yaşayışımızın
ihtiyaçlarına uygun düşmesi, 2. Çağımızın
getirdiği ve gerektirdiği gerçeklere uygun
düşmesi... ileri ve uygar bir ulus olarak
çağdaş uygarlık alanı ortasında yaşayacağız.
Bu yaşama da ancak bilgi ile, teknikle olur.
Bilgi ve teknik nerede ise oradan alacağız
ve ulusun her bir insanın kafasına
koyacağız... Akla uygun hiç bir nedene
dayanmayan bir takım geleneklerin,
inanışların korunmasında direnip duran
ulusların ilerlemesi güç olur, belki hiç
olmaz. İlerlemek yolunda bağları ve
koşulları aşamayan uluslar çağa uygun bir
yaşama içinde olamazlar; genel yaşamda
görüşü geniş olan ulusların ellerine düşüp
onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar."
Yine, Atatürk öğrenciler için de şöyle
diyor: "Onları, 1. Ulusuna, 2. Türkiye
devletine, 3. Türkiye Büyük Millet Meclisine
düşman olanlarla savaşabilecek bilgiler ve
araçlarla silahlandıracağız." Daha sonra
da konuşmasına şöyle devam ediyor: "...
Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak
yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için
yaşama hakkı yoktur... aşağılık çıkarları
için, kendi kişiliklerini korumak için
ülkenin bağımsızlığını ve ulusun özgürlüğünü
düşmana peşkeş çekmekte sakınca görmeyen,
bağımsızlığı yok edecek hükümlerle dolu Sevr
anlaşmasını kabulden çekinmeyen Sultanların
bu davranışlarını Türk ulusu artık bir daha
görmeyecek, ancak tarihte okuyup ibret
alacaktır... ordularımızın kazandığı zafer,
sizin eğitim ordularınızın zaferi için yer
açtı, yol hazırladı, gerçek zaferi siz
kazanacak, siz koruyup sürdüreceksiniz"
(Atatürk'ün Söylevleri: 1968, s.89).
Gazi, 16.7.1921'deki Eğitim Kongresi'ni
açarken de şöyle diyordu: "Ulusal
yetiştirme programından söz açarken, eski
çağlardaki asılsız uydurmalardan,
yaradılışımıza hiç de uymayan yabancı
düşüncelerden, Doğudan ve Batıdan aşırma
bütün etkilerden büsbütün uzak, ulusal ve
tarihsel doğamıza uygun bir kültürü öne
sürmüş oluyorum. Çünkü, Türk idaresinin
gerçek gelişmesi ancak böyle bir kültürle
sağlanabilecektir. Rastgele bir yabancı
kültürü kabullenmek, şimdiye kadar uygulanıp
duran yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını
tekrar etmekten başka işe yaramaz, kültürün
bu düşünce ekininin verimi, ekildiği yerin
elverişliliği ile orantılıdır. Bu yer de:
milletin karakteridir. Çocuklarımız ve
gençlerimiz yetiştirilirken, onlara,
varlıkları, hakları, birlikleri ile zıtlaşan
bütün yabancı unsurlarla savaşma gerekliliği
ve ulusal inançları bütün coşkunluğu ile her
zıt düşünceye karşı şiddetle savunma
zorunluluğu aşılanmış olmalıdır... Yeni
kuşağı silahlandırıp değerlendirecek
özellikler arasında güçlü bir erdemlilik
tutkusundan, güçlü bir düzen ve disiplin
sevgisinden söz açmak zorunluluğu
duyuyorum... ortaya koyduğum koşullar
çerçevesinde yeni bir sanat ve bilim yolu
bulup ulusa göstermek ve yeni kuşağı o yolda
yürütmek için önder olmak gibi kutsal bir
yararlık bekliyoruz" (Atatürk'ün
Söylevleri: 1968, s.76).
Atatürk 12.9.1924'de Samsun öğretmenlerine
de şöyle hitap eder: "Eğitimdir ki ulusu
ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum
halinde yaşatır, ya da onu tutsaklığa ve
yoksulluğa sürükler... dinsel eğitim, ulusal
eğitim, uluslararası eğitim vardır. Bütün bu
eğitimlerin erekleri, amaçları da başka
başkadır. Ben burada yalnız Türkiye
Cumhuriyeti'nin yeni kuşaklara vereceği
eğitimin, ulusal eğitim olduğunu bütün
kesinliği ile belirttikten sonra ötekileri
üzerinde durmayacağım bile" (Atatürk'ün
Söylevleri: 1968, s.144) Sonra şöyle devam
eder: "... Ulusal eğitimin ne demek
olduğunu kavramakta hiç bir karanlık yön
kalmamalıdır. Bir kere ulusal eğitim ilke
olarak alındıktan sonra da onun dilini,
yönetimini, araçlarını da ulusal hale
sokmanın gerekliliği tartışılmaz olur"
(Atatürk'ün Söylevleri: 1968, s.145).
Şimdi de sanatın ve sanat eğitiminin Türkiye
Cumhuriyeti için taşıdığı değere dikkati
çekelim: Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından
itibaren sanat, çağdaşlaşmayı getirecek
devrimlerin halka aktarılması işlevini de
üstlenmiştir. Atatürk'ün hızlı bir dönüşümü
gerçekleştirebilmek için halkın kültür
seviyesini kısa zamanda yükseltmeyi
planladığını ve hedeflediğini izliyoruz. Bu
amaçla: sanatın etkileşim ve iletişim aracı
olma niteliğinden alabildiğine
yararlanılmıştır. Sanatsal faaliyetler
devletin himayesi altına alınmış ve sanata
temel bir misyon yüklenmiştir: 1926'da Milli
Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak Sanayi-i
Nefise Müdürlüğü ve Sanayi-i Nefise Encümeni
kurulmuştur (N. Öndin: 2003, s.69).
Atatürk'ün güzel sanatlarla ilgili
sözlerinden başlıcalarını burada
hatırlatmak, konunun anlam ve önemini en iyi
şekilde vurgulamamıza hizmet edecektir:
"Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller
lâzımdır ve bilirsiniz ki, bu temellerin en
önemlilerinden biri sanattır. Bir millet
sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir
hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir
ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve âlil
bir kimse gibidir." "Sanatsız kalan bir
milletin hayat damarlarından biri kopmuş
olur." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri,
C.III: 1959, s.25; Gülcan Başar Akkaya:
2003). "Bir millet sanata önem vermedikçe
büyük bir felâkete mâhkumdur"
(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.II: 1959,
s.125-126), "sanatkâr, cemiyette uzun
ceht (aşırı çalışma) ve gayretlerden sonra
alnında ışığı ilk hisseden insandır" (M.
Özgü: 1964, s.41). "Efendiler... Hepiniz
mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz,
hatta reisicumhur olabilirsiniz, fakat
sanatkâr olamazsınız" (M. Özgü: 1964,
s.54).
Bu sözler açıkça Gazi'nin sanatın ve sanat
eğitiminin anlam ve önemini derinden
kavramış olduğunu ortaya koymaktadır. Buna
karşılık günümüzde sanat karşıtı olumsuz
bazı görüşler filizlenmektedir. Örneğin:
·
Biz önce bilimsel ve teknolojik gelişmeleri
yakalayalım, sanata pay ayırmak içinde
bulunduğumuz ekonomik darboğazda lükstür ve
gereksizdir!
·
Biz doktor, diş hekimi, eczacı, matematikçi,
fizikçi, topçu (futbolcu), manken, vs.
olacağız, sanata vakit ayıramayız, sanat,
uygarlık ve sanat tarihi de neyin nesi
oluyor? Olmasa da olur! Önemli olan
mesleğimizde başarılı olmamızdır!
İngiliz seyyah ve araştırmacı Mary Gough,
Türkiye'nin ören yerlerini gezerken hep şu
soruyla karşılaşıyordu: "Bu taşları
inceleyeceksiniz de ne olacak?". İngiliz,
yazdığı kitabında bunu alay konusu yaparak:
"Yine o aptal soruyla karşılaştım" diye bir
ifade kullanmıştır.(M.Gough:1954)
Sanat, sanat tarihi, arkeoloji, vs. gibi
alanlar yeterince önemsenmediğinde toplumlar
kültürel miraslarını kendi elleriyle yok
etmeye başlamaktadırlar. Maalesef bu süreç
bizde de baş döndürücü bir hız kazanmıştır.
Bir başka başdöndürücü gerçek de günümüz
sanatının kazandığı çeşitliliktir: soyut
çalışmalar, somut çalışmalar, somutla soyutu
içiçe kullanan çalışmalar, video ve
bilgisayar sanatını enstalasyonun içinde
kullanan çalışmalar, obje sanatını
performansla birleştiren çalışmalar, vs.
Sanat tarzları kısaca, Karışık Araçlar (Mixed
Media) dediğimiz tarzda birbiriyle bir arada
yer alabilmektedir. Artık sanatta tüm
sınırlar zorlanmakta; hiçlik bile sanat
eserinin konusu olabilmekte, konusuz
yapıtlar üretilebilmektedir (Anna-Carola
Krausse: 2005, s.119).
Ancak, günümüzün yeni eğilimleri, birtakım
karışıklıklara ve problemlere de yol
açmaktadır. Ortalığı toz duman eden bir
kargaşa her tarafa hakim olmaya başlamıştır.
Şu soruları sormak gerekir: Sanat hangi yöne
gidecektir? Sanat nedir? Biz, sanattan ve
sanatçıdan ne bekliyoruz? 21. yy sanatı,
kendi çağına damgasını vuracak bir üslubu
nasıl ortaya koyacaktır? Problemlerin
çözümünü: sanatı orijinal bir düşünce
üretmeye indirgeyen kavramsal çalışmaların
devre dışına itilmesiyle ya da çeşitliliği
azaltmaya gayret ederek bulmak mümkün
değildir. Ancak, sanatın temel
niteliklerinden uzaklaşan bazı çalışmalara
karşı dikkatli olmak ve sanat piyasasındaki
tekelleşmelerin ve dayatmaların engellenmesi
mecburiyeti vardır. Bir takım çalışmalara
yüklenen sahte değerler, sanatsal
yaratıcılığın ve bir ömür boyu gelişmesi
gereken artistik olgunluğun, dolayısıyla
insanın sanatsal gelişiminin önüne engeller
çıkarmaktadır. Ancak, günümüzde, tuval
resmine ve yeni klasikçi, yeni ifadeci, yeni
romantik gibi tarzlara da bir yönelme
başlamıştır. Dolayısıyla günümüzün sanat
eğitiminde sanatın klasik yönü ve klasik
desen anlayışı temel niteliğinden ve
öneminden hiç bir şey kaybetmeksizin
varlığını sürdürecektir.
21. yüzyılda sanat eğitiminin nasıl olması
gerektiği konusunda da özetle şunları
vurgulamak yararlı olacaktır:
·
Her alanda öğrenim gören tüm öğrencilerin
sanat eğitimi ve öğretiminden pay alacağı
yeni bir sisteme geçilecektir. Sanat
dersleri, tüm diğer alanlara yayılacak ve
yaratıcı bir nesil yetiştirilmesinde büyük
bir önem kazanacaktır.
·
Sanat eğitimcileri, sanat yoluyla psikolojik
teşhis konularında da bilinçlenerek,
psikologlarla işbirliği içine gireceklerdir.
·
Okul öncesi sanatsal faaliyetleri bu yüzden
son derece önemli ve kritik bir hal
kazanacaktır. Sanat eğitimi, özel öğretim
alanında (G.B. Akkaya: 2004), tıp alanında
da son derece önemli bir gelişme
gösterecektir. Sanat yoluyla terapi
çalışmaları gelişerek devam edecektir.
·
Yeni yüzyılımızda, sanat eğitimcilerine,
toplum bilimcilerine ve felsefecilere
duyulan ihtiyaç katlanarak artacaktır.
·
Bilgi çağının sanatı, tüm alanlarının bilgi
birikimini kendi estetik sürecine dahil
ederek, yaratıcı yorumlarını sürdürecektir.
·
Sanat eğitimi yoluyla, tarihi, kültürel ve
sanatsal mirası korumasını bilen, kendi
kimliğinin bilincinde olarak uluslararası
piyasanın rekabet koşullarına da uyum
sağlayabilecek yeni nesiller
yetiştirilmesine çalışılacaktır (S. Eyice:
2003).
·
Müzeler, sanat eğitimcilerinin ve sanat
eğitimcisi adaylarının vazgeçilmez
araştırma, inceleme ve uygulama alanları
olarak yepyeni bir işlevsellik kazanacak ve
müze-eğitim ilişkisi temel bir rol
üstlenecektir (T.Akkaya: 1986, s.18).
·
Sanat ve sanat kültürü derslerinin saatleri
ve imkânları arttırılacaktır.
·
21. yüzyılın sanat eğitimi, insan gibi
insanlar yetiştirmeyi amaçlayacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar
kalacaksa, ulusal kimliğiyle bağlantıyı
koparmadan uluslararası arenada söz sahibi
olacak bir sanat eğitimi modelinden
vazgeçemeyecektir. Sanat dersleri, Atatürk'e
ve Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı;
çağdaş gelişmeleri kavrayabilen, vatanını,
milletini seven, yılmadan çalışacak, onurlu,
ahlâklı, kararlı ve özgüvenli kuşakların
yetiştirilmesinde temel bir değere sahip
olacak şekilde programlanacaktır.
·
Bilhassa, okul öncesi başta olmak üzere her
yaş grubuna uygun bir sanat eğitimi,
öğrencilerin tüm gelişim özelliklerini
(bedensel, zihinsel, psikolojik vs.) en iyi
şekilde kavrayabilen sanat eğitimcileri
tarafından yürütülecek ve sanat eğitimcileri
bulundukları çevre koşullarına uygun
sanatsal kavramlar geliştirebileceklerdir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin şu anda içinde
bulunduğu koşullara baktığımızda, 6 Mart
1922'de Atatürk'ün şu sözleri çok şeyi imâ
etmektedir: "... Artık durumu düzeltmek,
hayat bulmak, insan olmak için mutlaka
Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri
Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün
dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım
zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi
istiklâl vardır ki yabancıların
nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla
yükselebilsin? Tarih böyle bir olay
kaydetmemiştir; tarihte böyle bir olay
yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla
karşılaşmışlardır" (A. İlhan: 2004,
s.12).
Tüm anlatılanların ışığında şimdi soruyoruz:
·
Türkiye gibi, tarihî arkeolojik
zenginlikleriyle ve müzelerdeki
hazineleriyle göz kamaştıran bir ülke, nasıl
oluyor da Milli Eğitim politikasında zorunlu
sanat ve sanat kültürü ya da tarihi
derslerini devre dışı bırakabiliyor? Bu
konularda nasıl oluyor da geriye doğru bir
gelişme olabiliyor?
·
Niçin sanat eğitimi politikamız tüm yaş
gruplarındaki öğrencilere kültür ve sanat,
sanat tarihi alanlarını gerektiği gibi
aktarmayı umursamıyor?
·
Türkiye Cumhuriyeti devletinin ciddi bir
sanat eğitimi politikası, 21. yüzyılın hangi
bölümünde işlerlik kazanacak? İnşallah
ülkenin geleceği kararmadan bu atılım
gerçekleşir.
·
Böylesine ağır ihmallerin bedelini kimler,
ne zaman ödeyecekler? Yaptıklarının
yanlarına kâr kalması ihmali ne kadardır?
Var mı?
·
Ne yazıktır ki hâlâ: nereden geldik, nereye
gidiyoruz, biz kimiz? sorularını sormaya ve
cevap aramaya mecburuz.
·
Eğitimdeki ve sanat eğitimindeki sorunların
çözümünde, başta siyasîlere olmak üzere,
üniversitelere, öğretmenlere ve tüm
insanlarımıza önemli görevler düşmektedir.
Bunları görmezden gelmek bindiğimiz dalı
kesmekten başka bir şey değildir. Ürkütücü
ve istenmeyen sonuçların doğmaması ve
geleceğe umutla bakabilmek inancının
kaybedilmemesi arzusunu taşıyoruz.
Derin anlam taşıyan 24 Kasım törenlerinde
tüm eğitim camiasının gazası mübarek olsun;
Hattâ, gönül arzu eder ki: 24 Kasım 2005
öğretmenler Günü, eğitim camiasında
başlatılacak yeni bir mücadelenin simgesi
olsun. Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve
devrimleri tekrar hak ettiği
işlevselliklerine kavuşsun!
Ne mutlu öğretmenim-eğitimciyim diyene!
"Ne mutlu Türküm diyene!"