Sarıkamış - Sibirya belgeliği

 
Sarıkamış Üstünde Kar...

Yetkin İŞCEN, aralık 2004

 

ana sayfa   +   home


Bu bir gazete haberi:

 Irak savaşı, ABD için her yönüyle Vietnam’a benzemeye başlamış… Ölen asker sayısı nispeten düşük kalırken, yaralı sayısında büyük bir patlama yaşanmış; her ölen askere karşılık 9 yaralı varmış ve bu oran ABD savaş tarihinin en yüksek oranıymış… Irak’tan dönen yaralı ABD askerlerinin önemli bir bölümü bunalıma girip ya sokaklarda yaşamaya başlıyor ya da “gaziler yurtları”na yerleşiyorlarmış…

ABD’de toplam 300 bin kadar gazi evsizmiş. Irak’tan evine dönen 30 bin asker de tedavi talebinde bulunmuş. Çünkü, her 5 kişiden biri ruhsal dengesizlik ve travma sonrası stres belirtileri gösteriyormuş. Artık ABD’de sokakta, parklarda, kaldırımlarda yaşayanların dörtte birini gaziler oluşturuyormuş… Hepsinin de ruhsal dengesizlik veya uyuşturucu bağımlılığı sorunu varmış…

*****************************

 90 yıl önce, Balkan hezimetinden sonra köyüne dönebilen Osmanlı askeri, daha çoluğuna çocuğuna hasret gideremeden önce Doğu Anadolu’ya, Filistin çöllerine ve Çanakkale cephesine gitmek zorunda kalmıştı. Tam 90 yıl evvel bu günlerde, Erzurum’un, Sarıkamış’ın kar ve buz tutmuş dağlarında, niye yapıldığını asla anlamadığı bir savaşı sürdürüyordu. O askerlerin çoğu dönemedi köyüne… Dönebilenler ise başka savaşlar verdiler. Ne kimse yaralarını sardı, ne de birileri ruhlarını okşadı… Ne “gaziler evi” vardı onlar için, ne de “ruhsal tedavi”…

 *****************************

 Bundan 90 sene önce, bir oldu-bittiyle girdiği Büyük Savaş’ta ilk karşılaştığı düşman, en eski düşmanıydı Osmanlı askerinin: Rus ordusu…

 Rus orduları, 93 Harbi’nde (1876-77) Osmanlı’yı hem Tuna boylarında hem de Kafkasya dağlarında yenmiş; hızını alamayıp Çatalca istihkamlarımıza kadar dayanmıştı… Amacı herhalde Osmanlı’yı yeryüzünden temelli kaldırmaktı, bunu beceremedi. Ama Osmanlı toprakları üzerinde Sırbistan’ı, Romanya’yı, Yunanistan’ı birer krallık biçiminde yaratmayı başardı. Aynı zamanda Gümrü’yü, Kars’ı, Batum’u, Ardahan’ı alan, Osmanlı’yı  Balkanlar’dan kovan; Karadağ ve Bulgar prensliklerini de onun başına bela eden yine Ruslar oldu..

 İşte bu ezeli düşman, şimdi girdiği Büyük Harp’te Doğu Prusya ve Polonya bataklıklarında her gün tümen tümen kurban verirken Kafkasya’daki savunmasını da zayıflatmıştı… Osmanlı devletiyle işbirliği içinde olan Alman genelkurmayının bir planı, Osmanlı Devleti’nin Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın da ağzını sulandırdı: Kafkaslar’daki Rus ordusunun üzerine yürünecek; Ruslar’ın elindeki Doğu vilayetleri geri alınacak; böylece henüz bir yıl önceki Balkan hezimetinin de yaraları sarılacaktı… Enver’e getireceği kişisel şan-şöhret de cabasıydı…

******** ***********************

Şevket Süreyya Aydemir anlatıyor:

“…. Bizim cepheye vardığımız günlerde ordu, Karadeniz’den İran sınırına kadar, her taraftan geri çekilme halindeydi. Zaten adına Kafkas Cephesi denilen bu cephede ordunun, bütün insanüstü gayret ve mukavemetine rağmen geri çekilişi, hemen hemen harbin başından beri başlamıştı. Harbin başında bu cephede elde bulunan kuvvetli, canlı bir ordu, o zaman henüz 35 yaşını süren Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın; adına Sarıkamış Harekatı denilen delice macerasıyla, birkaç gün içinde tamamen mahvolunca, Doğu Anadolu, düşman istilasına zaten açık kalmıştı.

Bu Sarıkamış dramı oynanırken ben henüz asker değildim. Fakat, sonra asker olup da cepheye vardığımda bu muharebenin hikayeleri henüz canlı olarak yaşıyordu. Çünkü bu katıldığım birlikler, o harekata katılan alaylar ve tümenlerdi. Sarıkamış faciası, 90.000 kişilik bütün bir orduyu hemen tamamen yutmuş olmakla beraber, bu alaylarda hala, bu savaşın döküntülerinden birkaç kişi bulunuyordu. ‘Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik’ isimli eserin ifadesine göre, 10. Kolordu Sarıkamış harbine 40.000 mevcutla girmiş, 1800 mevcutla çıkmış; benim şimdi katıldığım 9. Kolordu da 20.000 mevcutla girmiş 1000 mevcutla çıkmıştı. Diğer birlikler de böyle erimişlerdi. Facianın sonunda, düşman kuvvetlerinin 9. Kolordu’dan teslim alabildiği kalıntı şuydu: 106 zabit, 80 er, 1 kırık top kundağı, 8 at…

Sarıkamış öyküleri, bizim cephe sohbetlerimizin, daima kanlı ve karanlık bir konusu olarak kaldı. Bir Allah-u Ekber dağından, bir Allah-u Ekber gecesinden bahsederlerdi. Sarıkamış çukurunun kuzeybatısına düşen bu yolsuz izsiz dağlarda, bir adım ilerisinin görülmediği kar tipileri ve fırtınalar arasında bir türlü sabahı gelmeyen zifiri bir gecede, hatta bir tek düşman görmeden, bir tek düşman öldürmeden olduğu yerde donan, eriyen binlerce yaralı veya yarasız askerin hikayesini anlatırlardı. Çöken imparatorluğun Türk milletine bu en son zulmü anlatılırken, hala hatırlıyorum ki onu anlatanlar bir an gelir, etraflarındaki sessizlikten ürkerek, hikayelerini yavaşça ve yarı yerde keserlerdi. O zaman hepimiz bir vesile bulur, zeminlikleri terk ederdik. Siperlere, askerlerin nöbetçilerin başlarına giderdik. Şark yaylasında rüzgarlar yine uğuldardı. Ardı ardına dağ gibi dalgalar şeklinde kar tipileri yine savururdu. Gece inim inim inlerdi. Yine ağabeyimi düşünürdüm. O Allah-u Ekber günlerinde ve gecesindeki şehitliğinden sonra ve üsteğmenliğe çıkalı çok olmadığı halde yüzbaşılık da vermişlerdi. Şehit haberiyle yüzbaşılık bildirisi beraber gelmişti…”

 **********************************

 Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nezareti, 1914’ün sonbaharında, henüz barış kadrosu eksiklerini gereğince tamamlayamadığı ordusunun genel seferberliğini ilan etmişti. Harbiye Nazırı, Başkomutan Vekili Enver Paşa’ydı…

Osmanlı ordusu, Balkan Savaşı’nın açtığı derin yaraları tedavi ile uğraşıyordu. Devletin mali güçsüzlüğü Balkan Savaşı’nda mahvolan savaş araçlarını bir-iki ay içinde yerine koymaya uygun değildi. Ordunun gençleştirilmesi gibi önemli bir karar da, birçok subay ve komutanı saf dışı bırakmıştı. Birliklerdeki subay boşluğunu doldurmak için, yeniden henüz dün emekli edilmiş birçok umutsuz ve üzgün subaya başvurma zorunluluğu doğmuştu. Bu nedenlerle, Osmanlı Hükümeti 1914 seferberliğinin kararını açıklamakla birlikte, ordu birliklerinden Ruslar’la bir savaşa neden olmaması için sağduyulu önlemler almasını istiyordu.

 Ordunun en büyük endişesi, seferberliğini tamamlayamadan önce Rusya’nın savaş ilan etme olasılığıydı. Fakat günler geçtikçe, Türkler neden olmadıkça Ruslar’ın savaş ilan etmeyecekleri de anlaşılmıştı. Çünkü Ruslar için, Almanya ve Avusturya’ya karşı savaşırken bir de Anadolu’da savaş açmanın bir mantığı yoktu. Zaten Osmanlı devleti de genel seferberlik ilan etmekle birlikte tarafsızlığını henüz korumaktaydı.

 İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgarlarında Almanlar’ın yanında yer almışlardı. Almanlar, Fransız ve İngilizler’in yanında yer alan Ruslar’a karşı Osmanlı askerini kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktaydılar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı askeri kullanılacaktı. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkar hesabı yapmayı beceremeyen Osmanlı, adım adım, felaketlerle sonuçlanacak olan bir maceraya sürüklenmekteydi. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi açıldı.

 Doğudaki 3. Osmanlı ordusu savaş hazırlığına girerken mevcudu 190.000 insan ve 60.000 hayvandı. Kurmaylar, bu mevcudun 6 aylık iaşesi için yaklaşık 88 milyon kg. buğday, çavdar ve arpaya gerek olduğunu söylüyorlardı.. Ama, 3. Ordu’nun ambarlarında sadece 1.250.000 kg. yiyecek ve tahıl vardı o sırada… Ayrıca; sahra ve dağ toplarından başka top yoktu. Kolordularının ulaşım araçlarının sayısı, cinsi ve toplanma bölgelerinde iaşe güçlükleri, er ve subayların bedensel donanımları incelenince, bu ordunun bir saldırı ordusu değil, ancak bir savunma ordusu olabileceği açık olarak görülüyordu. Nitekim "Menzil Müfettiş-i Umumiliği", yani Osmanlı ordusunun lojistik hizmetlerini düzeleyen birimi, 26 Ekim 1914 tarihli raporunda durumu; "3. Ordu'nun bulunduğu yerde beslenmesi için bile mevcut ulaştırma kolları yetersizdir. Harekat halinde açlık muhakkaktır. Doğu'da demiryolları olmadığı için menzil kolları ne kadar arttırılırsa yine kafi gelmez. On günlük erzak taşıyan menzil kolları olsa dahi, 11. gün yine açlık başgösterir" diye değerlendirmişti.

 Oysa, günün ideolojisi icabı “Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan Vekili Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Aşkabat’i gösteriyordu.  Tahran harekât merkezine 1350 km., Aşkabat ise 2000 km. uzaklıktaydı. Ama Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine, alay edercesine, “Enverland’a gider” yazmaktan çekinmemekteydiler….

 O sırada Kaiser yararına Osmanlı topraklarında incelemeler yapan ünlü Alman generali von der Goltz Paşa şöyle diyordu:

“Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır…”

 Yine aynı sıralarda Osmanlı ordusunu modernize etmek amacıyla Türkiye’ye çağrılan Alman Askeri Yardım Heyeti Başkanı, bir başka Alman subayı olan Liman von Sanders ise, Enver’in böyle bir maceraya atılmasını önlemek için cansiperane kavga veriyordu. Enver, 3. Ordu’nun komutasını kendisine teklif edip harekat planlarını açıkladığında reddetmiş ve “bu harekatın gerçekleşme imkanı bulunmadığını” belirtmişti.

 Ancak, çok genç yaşta paşa olmuş Başkomutan Vekili’nin etrafındaki kifayetsiz muhteris sayısı, aklı başındakilerden fazlaydı. En başta Enver, kurmayları olan Alman generali Bronzart Paşa (Bronsart von Schellendorf) ve Harekat Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ile Albay Guse’nin yaptıkları planlara güveniyordu. Ama bilmediği (ya da göz yumduğu) şey, bu harekatın Almanlar’ın ekmeğine yağ süreceğiydi… Oysa von Sanders, vatandaşı ve meslektaşı Bronsart’la bu seferle ilgili olarak kavga etmekten çekinmeyecek; harbin sonuna kadar da onun görevinden alınması için Alman genelkurmayı nezdinde uğraşacaktı. Ne var ki, o günlerde Enver çabuk ikna oluvermişti; eğer 3. Ordu ile ani ve hızlı bir saldırı yaparsa, Doğu Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Rus ordusunu yok eder ve ününe ün katabilirdi…

 Enver ve kurmaylarının planına göre, 3. Ordu Sarıkamış'a saldıracaktı. 11. Kolordu Ruslar’ı oyalamak için sağ kanatta yer alacak; 9. Kolordu merkezde, yani Sarıkamış'a geçiş yönünde olacak; önce Bardız'a ardından da Sarıkamış'a geçecekti. 10. Kolordu da İslamköy-Oltu-Penek yönünden, Bardız Yaylası’ndan Allah-u Ekber dağlarına ulaşacaktı. Hedef, Ruslar’ın arkasına sarkmaktı. İstanbul’da, her birliğin günlük yürüme hızları hesaplanmış; hangi gün nerede olacağı, nerede buluşulacağı ve saldırma noktaları tek tek belirlenmişti. Ancak; normal yürüyüşle 45 km’lik yolun dağlara tırmanırken 65 km. gibi hesap edilmesi gerektiği ve daha da önemlisi, bu yürüyüşlerin -35/-40 derecelerde yapılacağı önemsenmemişti…

 Bu plana; “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz” diye itiraz eden 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, eskiden öğrencisi olan Başkumandan Vekili Enver’den “Hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim…” sözünü duyunca istifa etmek zorunda kalmıştı… Komutayı Enver üstlendi…

 Osmanlı ordusu, 22 Aralık 1914 sabahı, 75 bin 660 savaşçısıyla toplam 118 bin 660 kişilik, 94 piyade taburu, 20 süvari bölüğü ve 228 topuyla "Sarıkamış Kuşatması" adıyla tarihe geçen harekata başladı. Oysa o sabah, dehşetli bir kar fırtınası ve tipiyle açılmıştı. Hava çok kötü olmasına rağmen ilk gün, harekat planı aynen uygulandı. İkinci gün kar ve tipi bir türlü aman vermiyordu, erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınamıyordu. Askerler aç, çıplak, donanımsız, yalınayak başı açık durumdaydı. Zemheriler diye bilinen en soğuk günlerdi ama, onbinlerce asker dinmek bilmez bir tipi altında dağlara sürüldü.

 Bir asker, anılarında şöyle anlatmıştı yaşadıklarını:

“Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak...”

 Oysa, Enver’in gelip taarruzu başlatması, felaketin de başlangıcı olacaktı… Ne yazık ki, geleceği söylenen kışlık kıyafetleri taşıyan gemiler Karadeniz’de Ruslar tarafından batırılmıştı. Bunu bilen, ama hiç açıklamayan Başkumandan Vekili, şu sözlerle soğuktan tir tir titreyen askerin maneviyatını okşamayı düşünmüştü:

“Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm aleminin bütün ümidi sizsiniz...”

 Türk askeri, sayıca az ama kış şartlarına hazırlıklı Rusların üzerine imkansızlıklar içinde yürümeye başladı. Gündüz başlayan yürüyüşte yumuşayan çarıklar gece donuyor, bir mengene gibi ayakları sıkıyordu. Adım atmak imkansız hale gelmişti. Ayaktan başlayan donma, yavaş yavaş tüm vücuda yayılıyordu. Askerler olduğu yerde zıplıyor, atlar, kendini karların içine atıyordu. Ruslar ise Sarıkamış'taki sıcak karargahlarında bekliyorlardı. Mehmetçikler durmaksızın yürüdüler, Bardız yaylasına, Çerkezköy'e, Oltu’ya, Allah-u Ekber dağlarına, Sarıkamış'a giden mevzilere yürüdüler. Açlık, soğuk, yorgunluk aman vermiyordu. Artık savaşmak için değil, hayatta kalabilmek için yürüyorlardı ama, ölüm birer birer değil onar onar vurmaya başladı birlikleri… Arada sırada Rus askerleriyle çatışmaya giriyorlardı. Ama en büyük savaş doğaya karşı veriliyordu. Şiddetli tipi yüzünden 2 Türk tümeni birbirine saldırmış ve bu olay 2000 askere mal olmuştu. Donup kalan neferler, ordunun geçtiği yola bırakılan işaret taşları gibi diziliyordu. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi de bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşmüşlerdi.

9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Köprülülü Şerif İlden, şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyordu:

''…En nihayet dağa çıktık. Bizi çok geniş ve uçsuz bucaksız sanılan bir kar yaylası karşıladı. Pek yorulmuş ve takatsiz düşmüştük. Tam yayla üstünde keskin bir rüzgâr ve şiddetli bir tipi başladı. Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye yardım etmesi ve hatta söz söylemesi, sesini işittirmesi imkânı kalmadı. Uzun, sonsuz denecek kadar uzamış olan yol kolu dağıldı. Herkes kendi canının derdine düştü. Asker enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında, nerede bir kara nokta, dumanı çıkan bir ocak gördüyse oraya saldırdı ve kolordu çözülüp eridi... Subaylar çok uğraştılar, fakat kimseye söz işittirmek gücü kalmamıştı. Hala gözümün önündedir; yol kıyısında karların içine çömelmiş bir er, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu... Kaldırıp yola götürmek istedim. Er önceki hareketlerini hiç bozmadı ve beni hiç görmedi. Zavallı cinnet geçiriyordu... Böylece şu uğursuz buzullar içinde biz belki 10.000'den çok insanı bir günde karların altında bıraktık ve geçtik...''

23 Aralık 1914’te, harekatın acı sonucunu, Hafız Hakkı Paşa şu cümleyle açıkladı Enver’e:

“Bitti paşam, ordumuzun kısm-ı küllisi mahvoldu. Toust est Perdu, Sauf L'Honneur!!!” (Şeref hariç, herşey bitti...)

Bu haber üzerine Başkumandan Vekili atının yönünü geriye çevirdi; önce Bardız, ardından Pasinler üzerinden Erzurum’a ulaştı. Orada kimseye görünmeden bir araç temin ederek İstanbul’a kaçtı. Kimseye bir açıklama yapmadı ve Sarıkamış hakkında konuşulmasına da engel oldu. Dönüşünün hemen ertesinde, Çanakkale’deki 19. Tümen’in komutanlığına yeni tayin edilmiş olan Yarbay Mustafa Kemal’le Harbiye Nezareti koridorlarında karşılaştı. M. Kemal’in savaş hakkında sorduğu “Nasıl geçti?” sorusuna kısaca “İyi geçti, vuruştuk işte…” diyecekti…

Bu facia hakkındaki düşüncesini o günlerde bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e, “Bunlar nasıl olsa birgün ölecek değiller miydi?”  diyerek açıklayan Enver Paşa, Kuvayı Milliye döneminde Moskova'da karşılaştığı ataşemiliter Saffet Arıkan'ın sorularına, "Askerimiz zaten açlıktan ölecekti. Hiç değilse cephede düşmanla çarpışarak öldüler" yanıtını vererek, yıllar sonra bile olaydan ders almadığını, pişmanlık duymadığını kanıtlayacaktı...

**************************************

Köprülülü Kurmay Yarbay Şerif İlden, sonunda esir düştüğü Sarıkamış Harekatını anlattığı anılarını şöyle bitiriyor:

“…Enver, devlet işleriyle ilgili her girişime atılırken belki can atarak ‘Aman batıyor, kurtarayım’ demiştir. Fakat girişimi başarısızlığa uğrayınca sadece basit bir dudak büküşüyle ‘Zaten batacaktı, battı’ deyip geçtiği ise kesindir…

… Tarihlere ant olsun ki, büyük bir Türk ordusu bilgisiz ve deli komutanının hırsıyla yüksek dağlar üstünde kara kışın tipisiyle yüzyılların düşmanının güllesi ve kurşunuyla uğraşa cenkleşe ulusal bağımsızlık uğruna tümüyle mahvoldu da, bir eri bile sırt çevirmedi…

Sarıkamış’ta hiç panik olmamıştır…”

Görünüşe bakılırsa; Sarıkamış’a ulaşmayı başaran, ama kentin hemen dışında soğuğa teslim olan bir Türk birliğinin askerleri, Rus kurmay başkanı Pietroroviç’i Enver’den daha fazla etkilemişti. Şöyle not aldı anı defterine Rus subayı:

“….Allah-u Ekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel tanrılarına teslim olmuşlardı. 24.12.1914  Perşembe...”

Enver bu kadar kanla da doymayacak, dört ay sonra Filistin ve Çanakkale’de, bir yıl sonra da Galiçya’da harcayacaktı binlerce Türk askerini…

***********************************

Ertesi ilkbaharda, karlar eriyince felaketin boyutu daha bir belli oldu, ortaya çıktı. Türk askerlerinin cansız bedenleri, bütün kış boyu kurdu kuşu beslemişti… Yöre köylüsü, ağaçların üstünde at, katır ya da insan iskeletleri görüp dehşete düşüyordu; “O iskeletler nasıl çıktı oraya?” diye…

Oysa, ağacın üstüne çıkan iskeletler değildi; ağacı tümüyle örten karların üzerinde yol almaya ve dağı geçmeye uğraşan 3. Ordu erleri donup kalmışlardı kıvrıldıkları yerde… Cesetlerini önce vahşi hayvanlar parçalamış, sonra da kuşlar, kargalar didiklemişti. Etlerinden sıyrılan iskeletler de karların erimesiyle ağaçların tepesinde kalmışlardı.

Sarıkamışlı bir ihtiyar şöyle anlatıyordu gözlemini:

“Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların, kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu yanlarına gidince anladık…”

****************************

90 yıl önce sayısız yokluk ve perişanlık içinde dört bir cephede vuruşan Türk askeri, ne yazık ki, Çanakkale dışında doğru dürüst tek bir başarı kazanamadı… Anavatanından kilometrelerce uzakta, maceraperest birkaç başıbozuğun hezeyanları uğruna kahramanca canını veren bu insanları ne yazık ki artık hatırlayan da yok…

Mehmet Akif’in dediği gibi, “…karşımızda vatan namına bir kabristan yatıyor…”

Ne tam sayılarını, ne de hepsinin isimlerini biliyoruz… Geri dönmeyi başarabilenlere kimse “gaziler evi” hazırlamadı; bir “ruhsal tedavi”ye ihtiyaç duyup duymayacaklarını düşünmedi… Esir düşenlerin mübadelesinde hiçbir resmi görevli bulunmadı. Aynı savaşa katılan diğer devletlerin yetkilileri cepheye gönderilen katır ve eşeklerinin kaydını “isim”leriyle tutmuşken, dünyanın Kızılhaç'tan sonraki en büyük sağlık örgütü Kızılay, kaç Türk esirinin geri döndüğünü bile bilmiyor.

Ama, toplum hafızası bu kayıpları unutmaya istekli değil; tam tersine, günümüzdeki duyarsızlık örneklerini gördükçe 90 yıl öncesinden daha fazla etkileniyor. Genelkurmay Başkanı’na “Bana gözlerimi geri verin komutanım…” diyen Güneydoğu kahramanını göğsüne basıyor; askeri hastaneye alınmayan Kore ya da Kıbrıs gazisinin dramını dikkatle izliyor… Gün gelecek, ülkesi, vatanı ve geleceği için canını ortaya koyan bu insanlara “gazi evi” yapıp “ruhsal tedavi” de uygulayacaktır kuşkusuz…

Çünkü uluslar, kahramanlarını önemsedikleri oranda güçlü oluyorlar… Palavradan kahramanlık menkıbeleriyle değil…

Yetkin İŞCEN bu metni "Sarıkamış-Sibirya Belgeliği"nde yayınlamak için göndermiştir, teşekkür ederiz... 2010 Ocak